Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Canan MURTEZAOĞLU yazdı: Atatürk’le inatlaşmak

Bugüne kadar ne kazandırdı ya da kazandıracağını umanlar mı var?

Bugüne kadar ne kazandırdı ya da kazandıracağını umanlar mı var?

10 Ağustos 1915’in Çanakkale’sinde, kanlı boğuşmalarla geçen beş günün sonunda Mustafa Kemal ve askerleri Conkbayırı’nda büyük bir zafer elde ettiler. İngiliz Kuvvetleri Komutanı General Hamilton, “Türkler ancak bizi Conkbayırı’ndan atmak suretiyle görevlerini yapacaklarını anladılar ve öyle yaptılar,” dedi ve yaşananları; “Bu boğuşmayı yazı ile anlatmak mümkün değildir.” ifadesiyle tarihe not düştü. Sadece bu beş günde yirmi bin askerimizin şehit düştüğü de kayıtlara geçti.

İstanbul yani Osmanlı’nın payitahtı kurtulmuştu ancak imparatorluk; tahtlarını ve bahtlarını korumak isteyen Padişah ve ailesi ve hükûmetleri, şımartılmış azınlıklar, etnik bölücülük peşinde olanlar ve dini kullanarak Osmanlı milletini sürekli korku ile manipüle edenlerin elindeydi.

Büyük Savaş patladı. Son bulduğunda Osmanlı, Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kaldı. Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı Nişantaşı’ndaki konağına davet etti. (14.05.1919) Kuşkularını gidermek için sorguladığı Mustafa Kemal Paşa’ya, Anadolu’ya gitmeden önce Zat-ı Şahane’yi ziyaret etmesini söyledi. Pencereden, birbirine paralel duran düşman zırhlılarının göründüğü Yıldız Sarayı’nın bir salonunda Padişah, dirseklerini dayadığı masadaki kitabı işaret etti ve şöyle dedi:

“Paşa, Paşa, şimdiye kadar bu Devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir. Bunları unutun! Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa, Paşa, Devleti kurtarabilirsin.” Mustafa Kemal Paşa, hizmette kusur etmeyeceğini söylemekle yetindi çünkü biliyordu ki Vahdettin’in niyeti; “İstanbul’a egemen olanların siyasetine uymak,” onun görevi de “onların yakındıkları sorunları çözmekti!” (Neden Ulu Türk Ulu Kağan)

O İstanbul’a egemen olanlar çok geçmeden İstanbul’u fiilen de işgal ettiler. İstanbul’daki haysiyetsiz ve onursuz yapı son kalan Türk yurdunu günün efendilerine, İngilize, Fransıza ve İtalyana elleriyle teslim etmekte bir sakınca görmediler. Vatan için yola çıkanları da “haydut çeteleri” olarak yaftaladılar. Etnik bölücü Said-i Kürdî ile yürüyen, şapka giydi diye asıldı yalanıyla topluma bir kahraman gibi pompalanan İskilipli Atıf’ın başkanı bulunduğu Teali-i İslam Cemiyeti’nin bildirisinde Mustafa Kemal Paşa ve Kuvayı Milliyenin sıfatları; “hainler, yankesiciler, yalancılar, dolandırıcılar, beş on şaki” idi.

Bu bağlamda “İstiklal Mahkemeleri” adlı hacimli eserin yazarı Prof. Dr. Ergün Aybars’tan şu satırları da verelim: “Bu memlekette, şapka giymediği için hiç kimse idam edilmemiştir. Şapka Kanunu çıkması üzerine çıkan silahlı isyanlarda, silahlı isyana katılmış, örgütlü olarak bu isyanı kışkırtmış olan başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere Erzurum, Malatya, Rize, Giresun, Ankara’da vb. 28 kişi idam edilmiştir.”

Amerika mandası isteyenlerin uzun mektupları günlerce telleri meşgul eden şifrelerle verildi. Falih Rıfkı Atay’ın; “Yahya Kemal’in; ‘Ah bizi toptan yalnız biri alsa’ diye kıvrandığı gözümün önüne gelir ister Amerika ister İngiltere veya Fransa…” cümlesini okursunuz “Çankaya” adlı eserinde.

Yine aynı zaman diliminde, “memlekette kuvvet bırakmayan” o günün hainleri İstanbul’da Vahdettin’in de katılmasıyla toplanan Saltanat Şurasında İtilaf Devletlerinin Barış Antlaşması taslağını yani Sevr Projesi’ni kabul etti. (22.7.1920) Antlaşma 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

Sonuç olarak Falih Rıfkı’nın, “Büyük kararlarda ‘geç kalmamak’ kadar, ‘erken davranmamak’ da liderlik dehasının büyük bir vasfıdır.” ifadesiyle betimlediği Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Kısa bir zaman sonra bu kuruluşun 103. yılını kutlayacağız.

Atatürk’ün ebediyete göçmesiyle başlayan süreçte “kurucu öz” e sahip çıkılması için gerçek vatansever aydınlar sürekli uyardı. Onlar Gazi’nin; “Durumu ve gerçeği bilenler, elden geldiğince milletini aydınlatarak ve ona doğru yolu göstererek, kurtuluş hedefine yürümekte kılavuzluk etmeyi, en büyük insanlık ödevi bilmelidirler.” sözünün gereğini yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Ancak Türk milleti Ata’sına her daim saygı ve sevgi gösterse de ülke siyasetini pek sorgulamadı ve hâlâ sorgulamıyor. Oy ve alan kapma, devlette yer tutma düşüncesiyle hareket eden siyasi partiler hem Batı ile yürümeyi sindirdiler hem de cemaatlerin ve tarikatların yandaşı oldular ve bu durum sürüyor. Özellikle bu yüzyılla birlikte iktidar olanların izledikleri yol ve yöntemler, 2018’de yürürlüğe giren “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” ile iyice netleşti. Bu duruma muhalefet etmesi gerekenler ise iktidarın önüne sürekli kırmızı halı serdiler, iktidarla benzeşme gibi bir tarz ve tavır içine girdiler.

Artık Türkiye siyasetinde, Siyasi Partiler Kanunu’nun “Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı olarak çalışırlar.” maddesine ne kadar uyulduğu, cumhurbaşkanı ve milletvekili yeminlerinin “Demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” cümlesinin ne kadar benimsendiği yoğun bir şekilde tartışılıyor.

İşte tam da bu günlerde nasıl bir rastlantı ise (!) 10 Ağustos 2026’da yani Osmanlı Devleti’nin büyük ölçüde parçalanmasını öngören uğursuz Sevr Antlaşması’nın 106. yılında, Gazi Meclis’te oturanlar, “Çerçeve” olarak tanımlanan bir yasayı oyladılar; Türkiye’yi çerçevelediler. Feodal yapı için parmak oynatmayanlar, “demokrasi” (!) için evet elini kaldırdılar.  Açık oylamaya sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy ile kabul edildi. 31 milletvekili oylamaya katılmadı. Sonuç olarak toplam üye sayısı 592 olan TBMM’de oy kullanan üye sayısı 561 oldu. Anayasa’nın 89. Maddesine göre Yasa on beş gün içinde yayımlanabilir ya da bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderilebilir.

Görüldüğü gibi Atatürk’le inatlaşma iktidar-muhalefet elbirliği ile sürüyor…

Ocak 1919’da açılan Paris Barış Konferansı’nda, Osmanlı delegasyonunun şiddet tavırlarına maruz kaldığını, Clemenceau’nun, İttihatçı ve Anadolu düşmanı olmalarına güvenen Osmanlı Heyetini; “Her millet, kendi başındakilerin yaptıklarından sorumludur.” sözüyle silkelediğini biliyoruz. Konferans’a katılan Damat Ferit Paşa’nın, “doğal olarak hiçbir şey başaramadan, onuru kırılmışçasına” İstanbul’a döndüğünü de Atatürk Nutuk’ta verir. Mustafa Kemal Paşa, Ferit Paşa’ya uzunca bir telgraf çekmiş (16.08.1919) ve onu teselli de etmiştir. Bir bölümünü verelim:

“… Mösyö Clemenceau’nun yüksek kişiliğinize yanıt olarak verdiği ayrıntılı yazılarını son günlerde okuyunca İstanbul’a nasıl bir umutsuzluk ve üzüntü yükü altında döndüğünüzü anlıyorum. Allah’a binlerce şükürler olsun ki ulusumuz ruhundaki kahramanlık azmiyle hayat ve varlığının tarihini ne oluruna bırakacak ne de cellatlara yakışır yargılara hiçbir zaman kurban etmeyecektir…”

Karşılığında ise Damat Ferit, Mustafa Kemal Paşa ile inatlaşmayı sürdürmüştü ve hatta “Damat Ferit Hükûmeti Sivas kongrecilerini bastırmak için Kürtlüğü bile ayaklandırmak üzere, İngilizlerle elbirliği yaparak cüretli fesatçılar yollamıştı.” (Falih Rıfkı Atay; Çankaya)

11 Kasım 1938 sabahı ile başlayan ve devam etmekte olan süreçte ne İngiliz ne Amerika bu topraklardan elini çekti. Yüz yıl önce fiilen savaş vardı; Türk milleti gereğini yaptı. Bugün fiilen bir savaş yok ancak siyaset de toplum da iç dünyasında savaş veriyor. Vatan için siyaset yapmayı düşünenler olur mu, Bandırma vapurunun taşıdığı “ideal ve iman” tekrar harekete geçer mi, bilemiyoruz ancak Atatürk’ün Cumhuriyet’imize sahip çıkmanın yolunu gösterdiğini biliyoruz:

“Gerçekten memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır; açık söylemelidirler. Millet ile milleti yönetenler çok açık görüşmelidirler. Olan şeyler ve yapılacak şeyler, olduğu gibi ifade olunmalıdır. Yoksa, safsatalar ile milleti aldatmak, onu birbirine düşürmek demektir.”

Türk milleti ve Türkiye siyaseti Atatürk’le birlikte mi yürüyecektir yoksa Atatürk’le inatlaşmaya devam mı edecektir? İlki bize bağımsız ve çağdaş bir Türkiye’nin önünü açabilir. İkincisinin ise bizi hepten Batılı emlakçıların eline düşürme olasılığı yüksek!

Karar, Türk milletinindir!

 

Canan Murtezaoğlu