Siyasal partilerin programları sadece vaatler toplamı değil, o partinin devlete, millete, uluslararası ilişkilere ve ulusal güvenliğe bakış açısını da yansıtan temel vizyon belgesidir. CHP’den ayrılanlar tarafından kurulan Yeni Parti’nin yayımladığı parti programı incelendiğinde; belgenin evrensel insan hakları, liberal demokrasi ve Batı İttifakı odaklı bir söylem üzerine inşa edildiği görülmektedir. Ancak programın detaylarına ve özellikle metinde bilinçli olarak yer verilen ve verilmeyen konulara odaklanıldığında; Türkiye’nin hayati çıkarları ve güvenliği açısından ciddi boşlukların ve çelişkilerin olduğunu söylemek mümkün.
Türkiye‘nin Doğu Akdeniz ve Ege‘deki egemenlik haklarının temel doktrini haline gelen ve halk tarafından da sahiplenilen Mavi Vatana programda yer verilmemiştir. Ayrıca programda Ege Adaları‘nın gayri askerî statüsü veya buna yönelik Lozan/Paris Antlaşmalarına yapılması gereken somut atıflar da yer almamaktadır. Bununla birlikte, programda Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları için yaşamsal derecede önemi olan; Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin üzerine çıkarmasını TBMM’nin 8 Haziran 1995 tarihli casus belli (savaş sebebi) sayan kararının yer almaması açık bir zafiyet olup, Türkiye’nin Ege ve Akdeniz‘deki millî duruşunu zayıflatacak niteliktedir.
Türkiye’nin Çıkarları, Güvenliği ve Bekası
Kıbrıs Davası; Türkiye‘nin Doğu Akdeniz‘deki en kritik milli güvenlik eksenidir. Programda iki devletli çözüm iradesinin, Türkiye’nin garantörlük haklarının kararlılıkla sürdürüleceğinin veya federasyon tezlerine karşı net bir duruşun sergileneceğinin belirtilmemiş olması, geleneksel devlet politikasından bir sapma işaretidir. Soyut ve genel geçer dış politika temennileri Kıbrıs Türk Halkının haklarını ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz‘deki hak ve menfaatlerini güvenceye almaya yetmemektedir.
Programın en sorunlu unsurlarından biri de Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan şerhlerin kaldırılması taahhüdüdür. 1985 tarihli bu şart; bir AB belgesi olmayıp, Avrupa Konseyi sözleşmesidir. Türkiye 1992’de bu metni onaylarken, idari bütünlük ve idari vesayet ile ilgili maddelere haklı çekinceler koymuştur. Fransa, Belçika, İspanya, Danimarka ve Hollanda gibi Avrupa ülkeleri dahi kendi ulusal bütünlüklerini korumak adına bu şartın kritik maddelerine çekinceler koymuş veya belirli bölgelerini muaf tutmuşken; Türkiye’nin bölücü terörle mücadele şartlarında bu şerhleri tümüyle kaldırmayı vadetmesi, üniter devlet yapısını ve idarenin bütünlüğü ilkesini ciddi risk altına sokmaktadır. Merkezi denetimin zayıflatılması; yerel yönetimlerin bölgesel ve mali özerkliğe kaymasına bir zemin hazırlama potansiyeli taşımaktadır.
Dış Politika ve Kontrolsüz Kitlesel Göç
Programın dış politika yaklaşımı; ağırlıklı olarak AB ve NATO eksenli bir yapıya dayanmaktadır. Ancak dünyanın çok kutupluluğa evrildiği ve küresel dengelerin yeniden kurulduğu günümüzde; Küresel Güney, Orta Doğu, Kafkasya, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve bölgesel güç dinamiklerine dair somut bir vizyon geliştirilmemiştir. Aynı şekilde; NATO’nun genişleme stratejisi, Ankara Zirvesi’nde ortaya konan Türkiye’yi komşularına karşı konumlandıran NATO 3.0, İstanbul Boğazı‘nda kurulması planlanan ve Montrö’nün aşındırılmasına neden olacak NATO Deniz Unsur Komutanlığı ile Adana‘da kurulacak NATO Kolordu Karargâhına ilişkin net stratejik çerçevelerin çizilmediği ve milli bir bakış açısının olmadığı görülmüştür.
Türkiye’nin en yakıcı iç güvenlik ve sosyo-ekonomik sorunlarından olan sığınmacılar, kontrolsüz kitlesel göç ve Türkiye’nin fiili olarak Avrupa’nın açık sığınmacı kampı haline gelmesi konusunda somut bir eylem planı, hukuksal bir süreç ve takvim sunulmaması ve konunun genel geçer ifadelerle geçiştirilmesi; programın bir diğer zayıf halkasıdır. Net ve hukuki bir geri dönüş planı sunulmadan bu sorunun çözülemeyeceği açıktır.
Yurttaşların Eşitliği Değil İki Farklı Yurttaşlık Tanımı
Atatürk’ün “Türk milleti” tanımı ve kapsayıcı milliyetçilik anlayışı yerine doğrudan “eşit yurttaşlık” kavramının öne çıkarılması; anayasal vatandaşlık ve kurucu ideoloji konusunda cumhuriyetçi çizgiden ziyade liberal-sol bir hatta kayıldığını göstermektedir. Bu bağlamda; “Eşit Yurttaşlık” talebinin gerçekte aynı ülke içinde iki farklı yurttaşlık tanımı olduğunun farkındalığına sahip olunmadığı da görülmektedir.
Ayrıca laiklik ilkesinin ayrıntılandırılmaması ve FETÖ, tarikatlar ve cemaat yapılanmaları gibi devlete sızma tehdidi oluşturabilecek yasadışı/paralel yapılanmalarla mücadeleye dair somut stratejilerin bulunmaması, kamusal güvenlik açısından önemli bir eksikliktir.
Sonuç olarak; Yeni Parti‘nin yayımladığı program, demokrasi ve insan hakları gibi evrensel kavramları öne çıkarırken, Türkiye’nin varoluşsal milli güvenlik hassasiyetlerini, deniz yetki alanlarını, Kıbrıs Davasını ve üniter devlet yapısını ikincil plana atmıştır. Avrupa ülkelerinin dahi kendi bölünmez bütünlükleri adına çekince koyduğu uluslararası sözleşmelerin tam olarak uygulanacağını taahhüt etmek, evrensel demokrasi ilkeleriyle açıklanamayacak stratejik bir risk teşkil etmektedir. Türkiye‘nin mevcut jeopolitik konumu, maruz kaldığı küresel ve bölgesel tehditler ve karşı devrim süreci göz önüne alındığında; programın sınıfı geçemeyeceğini tekrar gözden geçirilerek radikal düzeltmeler yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Türker Ertürk
