Demir zırhın üzerinde bir pelerin,
pelerinin altında bir ruh,
Zamanlar arası yolculuklarda atılan kulaçlar,
Yalanlara döndüğü sırtında timsah derisi,
Açılmayan ağız…
Rüzgar, kasırga ve hortum,
Sürükledikleri yerlerde yeşeren farklı hayatlar,
Köhneleşmiş insan yüzlerinin karanlık zamanlara fırlatılmış izdüşümleri,
Herkese umut satan cüsseleri ve yaşanmamış hayatlarıyla insan yüzleri,
Umut aşılayan herkese, ölü kalpleriyle…
Acıtamadığı yalanların, incitmediği oyunların,
zirvedeki kaya kartalı…
Ezemediği bakışların,
yüz metre yüksekliğinde bir köknar ağacı,
Ve gücünü köklerinden alan,
devrilmez bir sütun…
Sol omzundan geriye doğru keskin bir bakış atıyor,
Gözleri karanlığı, on yılları deliyor,
Günleri, ayları, mevsimleri deviriyor,
Zaman skalası adeta donuyor,
Kirlenen yüzler daha da berraklaşıyor…
Kırpsaydı gözlerini akacaktı belki, retinasından sızan ıslaklık,
Gözyaşına dönüşmeden, orada donup kalan…
Bir yanda kendileriyle yarışanlar,
diğer yanda başkalarıyla örtülü savaşan egolar…
Aynada binlerce yüz görenler,
ya da aynada sadece kendini görenler…
Boşuna atılmadı o kulaçlar mavi-siyah denizlerde,
Boşuna girilmedi ucu bucağı görünmez dehlizlere,
ve inilmedi kör-karanlık kuyulara,
Ve boşuna alkışlamadı aydınlığı,
günü geldiğinde karanlığı boğmak üzere saklanan eller…
Oysa, parmakların tuşa değdiği harf kadar kalıcı olmayacak,
Kainattaki ruhları yaralamakla görevli yok ediciler…
Bitiş çizgisine varamayan sprinter neyi yapamıyor?
Batan gemiden kurtulamayan yolcu umudunu mu kaybediyor?
Bitmeyen filmler, yazılmamış romanlar, söylenmemiş sözler,
Yarım kalmış hayatlar, hikayeler…
Cesaret isteyen yaşamlar yerine, cesaret verici sözler mi kıymete binecek?
Bugünler yarınlara, yarınlar da sonraki günlere benzeyerek mi geçecek?
Yenilmiş miydi Don Kişot yel değirmenlerine?
Ne zeka, ne bakış, ve ne de insan vücudunu delip geçen haşmetli bir duruş,
Ne bir söz, ne bir anlam…
Sadece sus!
Sus ve dinle yaprakların kıpırtısını,
bir ağacın ne söylediğini,
Hisset, bir hışımla kolları ve yaprakları arasından geçip giden rüzgarı,
Ve izin ver;
fırtınaların ardından gelen tertemiz havanın ciğerlerini doldurmasına…
Yüksek kayalıklara uçan kartal değilsin,
Her sözüne kanılan aşık değilsin,
Kılıca kılıç, söze söz,
ve yaşanmamış yaşamlara karşı
intikam…
Bu yalan denizinde insanlık boğulacak mı?
Nerede son bulacak, son bulmayan yalanlar?
Yüzyıllarca sonra nasıl anılacak 21. Yüzyıl?
Yüzyıllarca sonra…
Biri içinden itiraf ettiğinde yalan söylediğini,
Diğeri telepatik coşkuyla yalanı anlayıp, anlamazdan geldiğini mi söyleyecek?
İnsan ruhları buna ne diyecek?
Şarkılar, şiirler, hikayeler daha ne kadar acıyı,
gözyaşını resmedecek?
Sonsuza kadar sürer sanılan insan ilişkileri, üç vakte kadar mı devam edecek?
Kırılan bir dalı ağacın gövdesinden,
çevirip atmak mıdır yaşamak?
Sadece sözler değil, konuşulmamış olanlar mıdır anlamlar?
Ve örtmek midir hayatı, üstüne atılan her kürek toprakla;
bir daha yerine gelmeyeceğini bilerek?
Tiyatro oynanıyor insan hayatlarıyla,
İnsanlar insanlara rol yapıyor,
ve ajite ediyor insanlar insanları…
Tiyatro oynuyor pek çok insan,
oynamak istemeyenin canı yanıyor…
Ve evet,
Kıtaları, okyanusları, dağları aşmak,
Koşmak, yüzmek, atlamak,
hatta kendini yerden yere vurup insan olmak…
Ve belki de Don Kişot gibi atına atlayıp cesaretle koşturmak,
Çok daha iyi olsa gerekti,
hiçbir şey yapmayıp akıl satmaktan..
Çok yolcular geçmiş olmalıydı zaman tünelinden,
Çok benzer hikayeler olmalıydı insan doğasından,
Çok bitkiler, çok hayvanlar, hatta rüzgar ve yağmurlar da şahit olmalıydılar,
olmalıydılar bunlara…
Bir dalın nasıl kırıldığına, sevgilerin nasıl harcandığına,
Henüz toplumsal yargıları aşamayanların,
başkalarına nasıl bilirkişilik yaptığına,
Medyada hayvan sever görünüp, kendi mahallesinde tersini yapanlara,
İnsanları kandırdığını zannedip, aslında kendini kandıranlara,
Kendine faydası olmayıp, başkasına şifacı geçinenlere,
şahit olmalıydılar…
Hiç kimsenin yıkamayacağı bir set,
yaşadığı toprakların şövalyesi,
ve kimsenin kıramayacağı bir tuğla…
Rüzgarın deviremeyeceği ulu köknar ağacı,
ve hatta basit bir ot,
bir zerre…
Sessiz çoğunluğu gövdesine sığdırmak ne demek?
Hasır altına itilen tarihi bağrında saklamak ne demek?
Yüzleri, sözleri, ruhları içinde taşımak ne demek?
Düşünmek, esmek, koşmak,
Şövalye, rüzgar ve at…
Ayça Yılmaz
04 Temmuz 2026
Şiir
