Türk milleti hemen tepki veren bir millet değildir ancak belleğine, gönlüne not düşer.
Türk milleti, hoşgörülüdür ancak sabrı zorlanırsa kükremiş sel gibi olur, bendini çiğner aşar.
Türk milleti bugün, iktidarın ve muhalefetin siyasetçilerine, siyasi partilere, parti genel başkanlarına, milletvekillerine, yöneticilere güven duymakta zorlanıyor ve halkımız, neşesini de öfkesini de çaldırmamakta kararlı. Siyasette ve tüm sistemlerin işleyişinde bu yüzyılın başından beri olumsuza evrilme olduğu da ortada.
Nedir bu olumsuzluklar derseniz bunları; riya, yüzeysellik, taraftarlık, kayırmacılık, liyakatsizlik, ehliyetsizlik, hoyratlık, sahtekârlık, akıl ve bilim dışılık, çift başlılık, ikirciklilik ve ahlak yoksunluğu olarak sayabiliriz. Henüz bir ay önce TBMM Genel Kurulu’nda Suudi Arabistan ile imzalanan enerji anlaşması için salonda bulunmayan 76 iktidar milletvekili adına oy pusulası verilmesi yani “sahte pusula” skandalı olumsuz gidişin tipik örneklerinden biridir…
Türk milletinin kafası karmakarışık. Hangi birini düşünsün: Geçim sıkıntısını mı, laiklikten hızla uzaklaşan eğitim sistemini mi, adalet ve hak duygusunu yaralayan hukuk sistemini mi, gençlerinin geleceğini mi, talandan koruyamadığı doğal zenginliklerini mi, işlevsizleşen temel anayasal haklarını mı, Türk-Kürt-Arap açılımını mı, Öcalan’ın statüsünü mü, 7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesinde alınacak kararları mı, Trump’ın “Erdoğan her istediğimi yaptı” tarzındaki ifadelerini mi?
Yüzyıl sonra yeniden mandacılık mı?
Halide Edip yüzyıl önce şöyle yazmıştı: “Eğer manda alırlarsa bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket çocuğu sayacaklarını en önemli çevrelerden haber aldım. Anadolu’da yapılanları dikkat ve sevgi ile izleyen bir Amerika var.”
Bekir Sami Bey perçinlemişti: “Tam bağımsızlık istenirse vatanın birçok bölgelere bölüneceği, birkaç manda altına alınacağımız Dörtler Toplantısınca kararlaştırılmıştır. Bu nedenle Amerika Temsilcisi, bunu önlemek için bir tek devletin mandasını istemenin en uygun olacağını söylemiştir.”
Mustafa Kemal Paşa da şunu sormuştu: “Bize elverişli bunca koşullar ileri sürebilecek olan Amerika Hükûmeti bu şekildeki mandaterliği üstlenmesine yani buna katlanmasına karşı Amerika adına ne gibi fayda ve yarar sağlamış olacaktır? Bununla, kendi hesaplarına olacak amaç nedir?”
2006 yılında CIA eski Türkiye şefi Paul Henze’nin, Beyaz Saray’a sunduğu raporda şu ifade vardı: “Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükûmeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir.”
2018’le birlikte başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, bir atanmışlar ve kayyım sistemi görünümünde sürüyor. Bu sistemde, çeşitli kamu kurumlarında atama ve görevden alma kararları cumhurbaşkanı seçilen kişinin yetkileri arasında. Bakanlar, rektörler, genel müdürler, başmüfettişler, vs. atandığı gibi; belediyelere, gıda firmalarına, üniversitelere de kayyım atanabiliyor.
Bir de askıya alınma durumu var. Örnek olarak; “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar.” (Siyasî Partiler Kanunu, 4. Mad.) ifadesini ya da cumhurbaşkanı ve milletvekili yemininin; “Demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma…” cümlesini verebiliriz.
Bu askıya alınma durumuna CHP’deki butlan krizi de eklenebilir. Hukuken askıda olan bu karar, YSK ile Bölge Mahkemesi arasında sallanıp durmaktadır.
“Terörsüz Türkiye” süreci nereye evrilir bilinmez ancak Atatürk Cumhuriyeti’nin sembol kurumu CHP’yi parçaladılar. Bu parçalanma neyin işaretidir ya da başlangıcıdır, Türk milleti olarak izlemekteyiz. Birileri; 1980 askeri darbesini yapan, Cumhurbaşkanı da olan Kenan Evren’in, Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesi düşüncesi peşinde midir, öğreneceğiz. Ayrıca Batı’nın, Atatürk Türkiye’si yerine Ortadoğu Türkiye’si istek ve planı içinde olduğunu da aklımızda tutalım.
Mide zincirlerine halka olmamış bilim insanları, yorumcular, gazeteciler gerçekleri anlatmaya çalışıyor; din, felsefe, hukuk, tarih, siyaset, ekonomi vb. konularda halkı aydınlatmak için didiniyorlar ancak bir şeylerin hep eksik bırakıldığını bilmekteyiz. Bu bağlamda, Karahanlı Türklerinden ünlü bilgin ve düşünür Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı muhteşem eserini günümüz Türkçesine çeviren Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ın, metnin önsözünde yer alan şu satırlarını verelim:
“Türkler, kendi maddi ve manevi varlığını açıkça ortaya koymamışsa bundan da -tanınmak üzere herhangi bir teşkilat kuramadığı için- herkesten önce bizzat kendisi sorumludur. Bir kuşağın üzerine düşen görevi yapmamakla bıraktığı boşluk ondan sonra gelen kuşaklar tarafından doldurulamayacağı gibi, bu kuşakların çalışmalarına da engel oluşturur. Bu durum en önemli işlerde olduğu kadar, en önemsiz görülen işlerde de böyledir; çünkü o işin yapılması için kullanılacak zaman bir daha geri dönmemek üzere uzaklaşıp gitmiştir.”
İç ve dış sorunlarımızın temelinde işte bu “maddi ve manevi varlığımızı açıkça ortaya koyamamak” ve “bir kuşağın üzerine düşen görevi yapmamakla bıraktığı boşluk” vardır ve Atatürk Nutuk’ta bunları anlatmıştır, yürünmesi gereken yolu da göstererek.
Türklerin henüz İslam dinine girmediği zamanda, M.S. 8. yüzyıla tarihlenen Orhun Yazıtlarında şu satırlar yer alır: “Türkler yabancıların siyasetine âlet olduğunda bozulma başlayacak, yabancı kültür Türk birliğini zedeleyecek ve kişiliğini kaybettirecektir.”
Yazıtlar’dan on iki asır sonra Atatürk şöyle diyecektir: “Bağımsız devletlerdir ki, memleketlerinin iç ve dış siyasetlerini, yabancıların karışmasına imkân vermeksizin çizebilir ve yürütebilirler; dışa bağımlı devletler için böyle bir serbestlik söz konusu olamaz.”
22 Haziran’da 107. yılını kutladığımız Amasya Tamimi’nin yazıldığı gün “memleket meselesi” vardı. O memleket meselesi ne yazık ki bugün de vardır çünkü artık sadece iktidar değil ana muhalefet de yabancıya yaranma düşünce yapısı ile hareket etmektedir.
Son kalan Türk yurdunu savunanlar gözlerini kırpmadan canlarını verdiler ancak gel gör ki şimdilerde siyasetçiler her taraf göz kırpma derdinde!
Bu ülke için tek bir akıl vardır; o da Mustafa Kemal Atatürk aklıdır. Gazi Nutuk’ta şöyle der:
“Felaket başa gelmeden önce, onu önleme ve ona karşı savunma yolları düşünülmek gerekir. Geldikten sonra yanıp yakınmanın yararı yoktur.”
Türk milleti, Cumhuriyet’in kuruluş değerlerini ve ilkelerini korumak zorundadır.
Türk milleti, laik bir hukuk devletini yaşama geçirecek siyasetçilerini beklemektedir.
Canan Murtezaoğlu
