Dünya tarihine göz atacak olursanız, birçok ülkenin savaşla, tankla, tüfekle değil kendi iç unsurları tarafından hunharca yağmalanmak suretiyle çökertilmiş ve yokedilmiş olduğunu görürsünüz!
Çöküşe giden süreç iktidarı ele geçirmek suretiyle bir gecede başlar lakin ülke bir gecede soyulmaz.
Önce hukukun itibarı aşındırılır.
Sonra liyakat kapı dışarı edilir. Ardından kamu kaynakları üzerinde denetim zayıflatılır. Devletin kurumları siyasetin gölgesine sokulur.
İtiraz edenler susturulur, sonunda hesap sorulması gerekenler dokunulmaz hâle gelir.
Ve bütün bunlar olurken halka aynı masal anlatılır: “Her şey yolunda…”
Durum gerçekte böyle mi?
Tabii ki hayır.
Ülkede vatandaş geçinemiyorsa, gençler geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, emekli temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı konusunda toplum yeterli şeffaflığa sahip değilse ve adalet duygusu zedelenmişse ortada sadece bir ekonomik sorun yoktur.
Ortada bir yönetim ve devlet düzeni sorunu vardır.
Çünkü yağma yalnızca kasadan para çalmak değildir.
Bir ülkenin geleceğini tüketmek de yağmadır.
Kamu bütçesini savurganca kullanmak yağmadır. Liyakatsizliği sistem hâline getirmek yağmadır. Kamu görevini kişisel veya siyasi sadakatin ödülüne çevirmek yağmadır. Denetimi etkisizleştirmek yağmadır. Hesap vermekten kaçmak yağmadır. Vatandaştan fedakârlık isterken ayrıcalıklı kesimlere ayrıcalık tanımak yağmadır.
Ve en ağır yağma, insanların geleceğe dair inancını çalmaktır…
Sofradan eksilen yalnızca ekmek değildir.
Umuttur eksilen.
Güvendir eksilen.
Adalettir eksilen.
Liyakattir eksilen.
Devlete duyulan inançtır eksilen.
Bir ülkenin hazinesi yeniden doldurulabilir.
Ama yıllarca “Hakkımı arasam ne değişecek?” diye düşünen bir toplumun adalet duygusunu yeniden ayağa kaldırmak çok daha zordur.
İşte siyasi iktidarların asıl sorumluluğu burada başlar.
İktidar, devleti kendi mülkü sanamaz.
Devlet parti değildir.
Hazine iktidarın kasası değildir.
Kamu malı ganimet değildir.
Makamlarsa kişisel mülk hiç değildir.
Seçim kazanmak, ülkenin sahibi olmak anlamına gelmez.
Sandıktan çıkan yetki, hesapsız bir iktidar ruhsatı değil; süreli bir kamu emanetidir.
Bu emanet kötü kullanıldığında bedelini yalnızca bugünün insanları ödemez.
Çocukları öder.
Gençleri öder.
Henüz doğmamış nesilleri öder.
Çünkü bugünün yanlış yönetiminin faturası, yarının vatandaşına bırakılan borçtur.
Ve sonra yönetenler çıkıp bütün bu enkazın ortasında başarı hikâyeleri anlatabilir.
Rakamlarla oynayabilir.
Göstermelik projeleri büyütebilir.
Soru soranları suçlayabilir.
Eleştiriyi düşmanlık olarak gösterebilir.
Ama gerçek hayatın başka bir bilançosu vardır:
Pazarda küçülen file, mutfakta artan hesap, bankada büyüyen borç, geleceğinden vazgeçen genç ve adalete olan güvenini kaybeden vatandaş.
İşte ülkenin gerçek bilançosu budur.
Bir ülke, yönetenlerin propagandasıyla değil, vatandaşının hayatıyla ölçülür.
Ve artık mesele yalnızca kimin iktidarda olduğu değildir.
Mesele, iktidarın devlet üzerindeki sınırlarının yeniden çizilip çizilmeyeceğidir.
Mesele, kamu malının yeniden kutsal bir emanet kabul edilip edilmeyeceğidir.
Mesele, hukukun güçlü karşısında eğilip eğilmeyeceğidir.
Mesele, makamların sadakat karşılığında dağıtılan ödüller olmaktan çıkarılıp liyakat esasına bağlanıp bağlanmayacağıdır.
Mesele, bu ülkenin vatandaşının yeniden şu cümleyi kurabilmesidir:
“Devlet benim de devletim…”
Çünkü devlet birkaç kişinin değil, milyonların ortak evidir.
Hiç kimse o evin duvarlarını kendi çıkarı için yıkma, kasasını kendi siyasi hesabı için kullanma ve anahtarını kendisinin mülküymüş gibi taşıma hakkına sahip değildir.
Bu tür ülkelerde yapılması gereken, enkazı makyajlamak değildir.
Hesap sormaktan korkmayan bir hukuk düzeni kurmaktır.
Kamu kaynaklarını denetlenebilir hâle getirmektir.
İhaleleri, harcamaları ve kamu kararlarını şeffaflaştırmaktır.
Liyakatin önünü açmaktır.
Kurumları kişilere değil, hukuka bağlamaktır.
Ve en önemlisi, iktidara gelen herkese aynı şeyi hatırlatmaktır:
Bu ülke sadece sizin değildir!
Bu ülke; emek verenindir,
vergisini ödeyenindir,
çocuğunu büyütenindir,
askerlik yapanındır,
fabrikasında çalışanındır,
tarlasında üretenindir,
sabahın köründe uyku mahmurluğu içinde toplu taşımaya binerek işine gidenindir…
Ve devlet, bütün bu insanların ortak emanetidir.
O nedenle mesele yalnızca iktidar değişikliği değildir.
Asıl mesele, iktidarın kendisini milletin üzerinde görmesine izin vermeyecek bir devlet düzeni kurmaktır.
Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.
Sandıktan sonra hesap verebilirliktir.
Hukukun üstünlüğüdür.
Şeffaflıktır.
Denetimdir.
Liyakat ve kamu ahlakıdır.
Bunlar yoksa geriye yalnızca seçimlerden ibaret bir siyaset kalır.
Ve siyaset devletin sahibi olmaya başladığında, devlet milletin hizmetkârı olmaktan çıkar; millet devletin hizmetkârı hâline getirilir.
Böyle bir ülkenin kurtuluşu, bir kişinin gitmesiyle değil; ancak ve ancak ahlaklı ve liyakatli insanların siyasete hakim olamasıyla ve hiç kimsenin kendisini ülkenin sahibi göremeyeceği meşru bir düzenin kurulmasıyla mümkündür.
Çöküş sürecine girmiş ülkelerin, meseleyi bu boyutuyla algılayamayan ve olanları kanıksayan duyarsız toplumların eseri olduğu unutulmamalıdır…
