1. Haberler
  2. DÜNYA
  3. KKTC VE AZERBAYCAN’DAKİ MÜLKİYET SORUNLARI

KKTC VE AZERBAYCAN’DAKİ MÜLKİYET SORUNLARI

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Örnek Resim

Eski YARSAV Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU’nun 2005 tarihli dönemin Radikal gazetesinde yayınlanan KKTC ve Azerbaycan’daki mülkiyet hakkı sorunlarıyla ilgili yazısı ve tam metin:

KKTC’deki mülkiyet sorunu

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan ve geçmişte Rumlara ait olan taşınmazlar nedeniyle İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) verdiği kararlarla ortaya çıkan sorunlar, Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır.

Kıbrıs’taki taşınmazlar konusunda İHAM, Rumların Türkiye aleyhine yaptığı başvuruları “mülkiyet hakkı” kapsamında kabul ederken, Türklerin Kıbrıs aleyhindeki başvurularını “seyahat özgürlüğü” kapsamında değerlendirmektedir. Oysa 1963 sonrasında Kıbrıslı Türklerin %50 sinin taşınmazlarından yoksun kaldığı hatırlandığında, Türkiye ve KKTC tarafından, İHAM’a hangi tezlerle gidilmesi konusunda yapılan/yapılacak çalışmalar nedense istendiği ölçüde pratiğe aktarılamamaktadır.

Güney Kıbrıs Yönetimince Türklere ait malların yaklaşık %20 si kamulaştırılıp bedeli bloke edilerek, ödemenin çözüm anına kadar ertelenmesi İHAM kriterlerine aykırıdır. Kaldı ki kamulaştırmada haklı bir gerekçenin olmaması, mülkiyet hakkının iade edilmemesi ve Türklerin güneydeki diğer mülklerinden etkili olarak yararlanamamaları da İHAS’a aykırıdır.

Doğu Almanya’nın Sovyetler Birliği tarafından işgali sonrasında 1945-1949 yılları arasında bu ülkedeki mallar kamulaştırılmıştır. Ancak 1990 yılında iki Almanya’nın birleşme sürecinde yapılan antlaşmada, kamulaştırmaların geçerli olduğu ve belirli koşullarda sadece tazminat ödenmesi öngörülmüş ise de; gerek ödenen tazminatların sembolikliği ve gerekse mülkiyete ilişkin diğer konular nedeniyle, Doğu Almanya’daki hak sahiplerinin önemli bir bölümü (Birleşik) Almanya aleyhine İHAM’a başvurmuşlardır.

Gündemdeki bir konu olarak, adanın kuzeyinde bulunan ve önceden Rumlara ait olan mülkleri kullananlar aleyhine Güney Kıbrıs mahkemelerinde hapis istemiyle ceza davaları açılmaktadır. Güney’in, kuzeydeki mülkler hakkında yargı yetkisi tartışmalıdır. Şöyle ki İHAM, Türkiye’nin kontrol ve sorumluluğu altında kabul ettiği (Güney Kıbrıs’ın egemenlik yetkisini “kullanamadığı” yerine “kullanmadığı” alan olarak nitelediği) bu bölge için, Kıbrıs’ın tek yetkili temsilcisinin Kıbrıs Cumhuriyeti olduğunu da belirtmektedir. Dolayısıyla güneyde açılan davalarda yargı yetkisi yönünden, beklentinin aksine sorun görülmeme olasılığı da vardır. Ancak konunun “dar kapsamda” değerlendirilmemesi için İHAM’a taşınmasının yöntemleri üzerinde durulmalıdır.

Güney Kıbrıs Yönetimi, Rumların kuzeyde bulunan mallarının satışı için çıkardığı (1970/49) sayılı yasayı da uygulamaktadır. Buna göre, kuzeydeki malını satan bir Rum, devir işlemini yapabilmesi için İçişleri Bakanlığından, devrin “kamu güvenliğine” engel oluşturmadığı yolunda izin almak durumundadır. Taşınmazı satın alanın yine Rum olmaması durumunda bu izin verilmemektedir. Kuzeydeki taşınmazların Rumlardan başkasına satılmasının, “kamu güvenliğini” neden engellediğini İHAS’ın ek 1 nci protokolünün mülkiyet hakkına ilişkin 1 nci maddesi kapsamında hukuken açıklamak zordur.

11 protokolle (1998) başvuruları karara bağlama yetkisine son verilen Bakanlar Komitesi, Kıbrıs’ın Türkiye aleyhine (1974 ve 1975 yıllarında) yaptığı iki başvuruyu, tarafları “toplumlararası görüşmelere” davet ederek sonuçlandırmış, 1977 tarihli üçüncü başvuru hakkında ise (o tarihte mevcut olan) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun “ihlalin tespitine yönelik” raporunu yayımlamakla yetinmiştir. Ancak Loizidou kararı ve sonrasında İHAM, Türkiye’nin sorumluluğunu benimseyerek davaları esastan sonuçlandırma yoluna gitmektedir.

* Radikal Gazetesi’nin 06.6.2005 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

İHAM 1998 yılında sonuçlanan Loizidou davasına ilişkin kararında, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgal edildiğini, ihlalin 1974 teki işgalden kaynaklandığını ve illegal bir devlet olarak nitelediği KKTC’nin eylemlerinden Türkiye’nin sorumlu olduğunu ve Kıbrıs’ı temsil yetkisinin ise Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ait olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, kendi yargı yetkisinin ilgili ülkenin ulusal sınırlarının ötesinde etkin güç kullandığı alanları da kapsadığını, tazminat ödemeden kamulaştırma yapılamayacağını belirterek, 1 nci protokolün mülkiyet hakkına ilişkin 1 nci maddesinin “sürekli olarak” ihlal edildiğine hükmetmiştir. KKTC Anayasası’nın 159 ncu maddesiyle, Rumların bıraktığı malların KKTC’ye geçtiği benimsenmiş ise de İHAM, KKTC Anayasası ve hukuk düzenini tanımamış, böylece Loizidou’nun mülkiyet hakkı sahibi olarak hakkının devam ettiğini benimseyerek, sadece “bu hakkı kullanamadığı dönem” nedeniyle tazminata hükmetmiştir. Türkiye ödemeyi, “emsal sayılmaması” şerhi ile yapmış ise de, Bakanlar Komitesi önündeki bu beyanların (ve kaldı ki siyasi bir organ olan Bakanlar Komitesi’nin iradesinin) İHAM yönünden hiçbir bağlayıcılığı ve hukuksal geçerliliği bulunmamaktadır. Bu süreçte Bakanlar Komitesi “2005 sonunda mülkiyet hakkına tekrar kavuşabilmeye” yönelik teklifleri gözeterek, zamanı geldiğinde konunun yeniden değerlendirileceğini de söylemiştir. Böylece tazminat ödenmekle dosya bütünüyle rafa kaldırılmamıştır. Benzeri nitelikte başka davalarda bulunmaktadır. Bu dosyaların kapanması için, mülklerin iadesi gerekmektedir. Bakanlar Komitesi’de konunun bu yönüyle kapanmadığına işaret etmektedir. Bunun sonucunda ise, Loizidou’nun (Loizidou’ların) kuzeye geçme ve mülkiyet haklarına kavuşma istekleri pek yakında yoğun olarak karşımıza çıkacaktır.

Kıbrıs’ın Türkiye aleyhine 1994 yılında yapmış olduğu (dördüncü) başvuruda ise, Türkiye’nin, Kıbrıs’ı işgale devam ettiği ve üçüncü başvurunun sonuçlanmasından sonra da mülkiyet haklarına ilişkin ihlalin de sürdüğü belirtilmiştir. Büyük Daire 2001 yılında açıkladığı kararında, Kıbrıs Cumhuriyetinin Kıbrıs’taki tek meşru hükümet olduğunu, Rumların kuzeyden ayrılmaları, geri dönmelerine izin verilmemesi ve ölen Rumların da güneydeki yakınlarına miras hakkı tanınmaması nedeniyle 1 nci protokolün mülkiyet hakkına ilişkin 1 nci maddesinin ihlal edildiğini söylemiş, kararda İHAS’ın diğer bir çok maddesinin de ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Tymvios ve Demades tarafından 1990 yılında Türkiye aleyhine yapılan başvurular hakkında ise İHAM 31.7.2003 tarihli kararında, Loizidou ve 4 ncü Kıbrıs kararlarında değişikliğe gidilmesini gerektirecek bir durum olmadığını, tazminat ödenmemesi ve de mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin sürmesi nedeniyle ihlalin de “süreklilik” arzettiğini belirtmiştir. Ancak Loizidou kararının aksine, tazminata hükmolunmamış ve bu konudaki karar, Türkiye’nin toplumlararası görüşmeler yoluyla sorunun çözüleceğini ileri sürmesi üzerine saklı tutulmuştur. Kararda, KKTC’de 30.6.2003 tarihinde kurulan “Taşınmaz Malların Tazmini Komisyonu”, etkin bir iç hukuk yolu olarak dikkate alınmamıştır.

Myra Ksenides Arestis’in Türkiye aleyhine yaptığı ve Maraş bölgesindeki mallarını geri alabilmeyi konu alan başvuru hakkında İHAM, Eylül 2004 te kabul edilebilirlik kararı vermiş ve 06.4.2005 tarihinde açıklanan bu kararda, Taşınmaz Malları Tazmin Komisyonu’nun, eksiklerini tamamlaması durumunda, bu içhukuk yolunun kabul edilebileceği belirtilmiştir. Bu ibare, İHAM’ın yaratılan iç hukuk yoluna yeşil ışık yaktığı ve mülkiyet iddiasına dayalı Rumların açtığı davalardan kurtulma umudunun doğduğu şeklinde yersiz olarak olumlu değerlendirmelere konu olmuştur.

Bu dava pilot olarak görüldüğünden önemlidir. Benzeri nitelikte Türkiye aleyhine davacı sayısı 1 ila 500 arasında değişen yaklaşık 2.500 başvuru bulunmaktadır. Kararda, Arestis’in mülküne kavuşamamasından sözedilmesi, KKTC tapularının tanınmadığı yani Rumların kuzeydeki mülkiyet hakları ve tapularının hukuki geçerliliğinin sürdüğünün kabulü anlamındadır. Yine kararda, “uluslararası arenada genel kabul gören Annan planını artık iki toplumun görüştüğü ve adada iki toplumun oluştuğu, Rumların 2004 te yapılan referanduma hayır demeleri nedeniyle mevcut durumu benimsedikleri ve mal-mülk iddiasından vazgeçmiş sayılmaları gerektiği” yolundaki Türkiye’nin savunması kabul edilmemiş, Annan planının yürürlüğe girmediği için dikkate alınmadığı ifade edilmiş, hala süren etkili askeri kontrol nedeniyle Kuzeyin, Türkiye’nin “etkili kontrolünde” olduğu belirtilmiştir.

Burada İHAM, Taşınmaz Malları Tazmin Komisyonu’nun KKTC’nin değil, Türkiye’nin bir iç hukuk yolu olduğunu vurgulamakta, KKTC’yi tanımaya yol açacak ifade ve yorumlardan özellikle uzak

durmaktadır. Bu Komisyon’un “etkin bir yasa yolu” olması durumunda dikkate alınabileceğini söylerken de, etkinlik konusunda ipuçları vererek, anılan Komisyonda Rum malları ile irtibatlı olan kişilerin bulunmamasını, Komisyonun bağımsız olmasını, sadece tazminata değil mülkiyet hakkına ulaşmak konusunda da karar yetkisinin bulunmasını hatta maddi olmayan zararlara da hükmedebilmesini istemektedir. Hükmolunan tazminatın muhatabı ise, anılan Komisyon Türkiye’nin bir iç hukuk yolu olarak görüldüğünden KKTC değil Türkiye olmaktadır.

“Taşınmaz Malları Tazmin Komisyonunun” İHAM’ın belirttiği şekilde etkili ve geçerli bir yapıya bürünmesi demek, sonuçta İHAM eliyle verilecek mülkiyete ve değerine ulaşmaya yönelik kararları, bütünüyle bu Komisyonun vermesi, 1974 öncesi mülkiyet durumunun benimsenmesi anlamındadır. Dolayısıyla yaratılan sevinç, madalyonun arka yüzüne bakılmamasından kaynaklanmaktadır. Önerilen komisyon ve yapısı, Rumların isteklerine kısa yoldan yeşil ışık yaktırmak sonucunu doğurmaktadır. Bu ışık ta KKTC muhatap kabul edilmediğinden bizzat Türkiye’ye yaktırılmaktadır.

***

Azerilerin mülk sorunu ve Ermeniler

Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınırının açılması konusu gündemdedir. Türkiye bu sınırın açılması için belli koşullar öngörmüştür. Bu koşullar arasında Ermenistan’ı zorlayan Dağlık Karabağ’daki işgali sonlandırması da bulunmaktadır.

Dağlık Karabağ’ı Ermeniler işgal etmesine, taraflar arasında 1994 yılında yapılan ateşkes antlaşması sonrasında bugün de işgal sürmesine, Ermenistan (ve de Azerbaycan) İHAS’a taraf olmasına rağmen, bu konuda İHAM sürecinin kullanılmasından uzak durulmaktadır.

Topraklarının % 20’ sinin (14.000 km2) işgal edilmesi, bu nedenle bir milyon Azeri’nin kendi ülkelerinde göçmen durumuna düşmesi, ayrıca ölen, yaralanan, sakat kalan, kaybolan yaklaşık yüzbine yakın Azeri’nin bulunması karşısında, Azerbaycan (ve hatta Türkiye), neden Ermenistan aleyhine bir devlet başvurusu yapmamakta ya da yurtlarından olan Azeriler’in hepsi neden Ermenistan’a karşı bireysel başvuru haklarını kullanmamaktadır?

Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle ekonomik yönden altmış milyar dolar civarındaki faturaya katlanan Azerbaycan için, bu hukuksal yollara başvurmadan sadece siyasal söylemlerde bulunmak, artık sorunları çözmeye yetmemektedir. Kıbrıs adeta bir laboratuvar olarak önümüzdedir.

BM Güvenlik Konseyi’nin, işgalin derhal sonlandırması ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı göstermesi için kınadığı Ermenistan aleyhine, gerek mülkiyet hakkının ihlali, gerekse tazminat ve bu mülklere tekrar kavuşmak yönünden başvurular yapılmalı, Ermenistan İHAM kararlarıyla bu sorunu çözmek zorunda bırakılmalıdır.

***

Azerbaycan veya KKTC ya da bu ülkelerin yurttaşları hatta Türkiye, İHAM sürecini ne ölçüde kullanmakta ya da bu yola ne ölçüde başvurmaktadırlar? Siyasal kazanımlar, uluslararası platformda geçerli olan hukuksal kazanımlarla desteklendiğinde ya da desteklenemediğinde, geri dönüşü olmayan bir yola girilmektedir. Bugün yaşananlardan hareketle, artık sadece siyasal söylemlerin yeterli olmadığı görülmektedir.

(GAZETEDE YER ALAN METİN)

Hukuki kazanımlar önemli

Kıbrıslı Rumlar, KKTC’deki mülkleri konusunda dava üstüne dava açıyor. Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ’da mağdur olan Azeriler de İHAM’a başvurarak mülklerini geri istemeli

ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan ve geçmişte Rumlara ait olan taşınmazlar nedeniyle İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) verdiği kararlarla ortaya çıkan sorunlar, Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır. Kıbrıs’taki taşınmazlar konusunda İHAM, Rumların Türkiye aleyhine yaptığı başvuruları “mülkiyet hakkı” kapsamında kabul ederken, Türklerin Kıbrıs aleyhindeki başvurularını “seyahat özgürlüğü” kapsamında değerlendirmektedir. Oysa 1963 sonrasında Kıbrıslı Türklerin yüzde 50’sinin taşınmazlarından yoksun kaldığı hatırlandığında, Türkiye ve KKTC tarafından, İHAM’a hangi tezlerle gidilmesi konusunda yapılan/yapılacak çalışmalar nedense istendiği ölçüde pratiğe aktarılamamaktadır.

Güney Kıbrıs Yönetimi’nce Türklere ait malların yaklaşık yüzde 20’si kamulaştırılıp bedeli bloke edilerek, ödemenin çözüm anına kadar ertelenmesi İHAM kriterlerine aykırıdır. Kaldı ki kamulaştırmada haklı bir gerekçenin olmaması, mülkiyet hakkının iade edilmemesi ve Türklerin güneydeki diğer mülklerinden etkili olarak yararlanamamaları da İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne (İHAS) aykırıdır.

Doğu Almanya’nın Sovyetler Birliği tarafından işgali sonrasında 1945-1949 yılları arasında bu ülkedeki mallar kamulaştırılmıştır. Ancak 1990 yılında iki Almanya’nın birleşme sürecinde yapılan antlaşmada, kamulaştırmaların geçerli olduğu ve belirli koşullarda sadece tazminat ödenmesi öngörülmüş ise de; gerek ödenen tazminatların sembolikliği ve gerekse mülkiyete ilişkin diğer konular nedeniyle, Doğu Almanya’daki hak sahiplerinin önemli bir bölümü (Birleşik) Almanya aleyhine İHAM’a başvurmuşlardır.

Güney’in yargı yetkisi tartışmalı

Gündemdeki bir konu olarak, adanın kuzeyinde bulunan ve önceden Rumlara ait olan mülkleri kullananlar aleyhine Güney Kıbrıs mahkemelerinde ceza davaları açılmaktadır. Güney’in, kuzeydeki mülkler hakkında yargı yetkisi tartışmalıdır. Şöyle ki İHAM, Türkiye’nin kontrol ve sorumluluğu altında kabul ettiği (Güney Kıbrıs’ın egemenlik yetkisini “kullanamadığı” yerine “kullanmadığı” alan olarak nitelediği) bu bölge için, Kıbrıs’ın tek yetkili temsilcisinin Kıbrıs Cumhuriyeti olduğunu da belirtmektedir. Dolayısıyla güneyde açılan davalarda yargı yetkisi yönünden, beklentinin aksine sorun görülmeme olasılığı da vardır. Ancak konunun “dar kapsamda” değerlendirilmemesi için İHAM’a taşınmasının yöntemleri üzerinde durulmalıdır.

Güney Kıbrıs Yönetimi, Rumların kuzeyde bulunan mallarının satışı için çıkardığı (1970/49) sayılı yasayı da uygulamaktadır. Buna göre, kuzeydeki malını satan bir Rum, devir işlemini yapabilmesi için İçişleri Bakanlığından, devrin “kamu güvenliğine” engel oluşturmadığı yolunda izin almak durumundadır. Taşınmazı satın alanın yine Rum olmaması durumunda bu izin verilmemektedir. Kuzeydeki taşınmazların Rumlardan başkasına satılmasının, “kamu güvenliğini” neden engellediğini İHAS’ın ek 1’inci protokolünün mülkiyet hakkına ilişkin 1’nci maddesi kapsamında hukuken açıklamak zordur.

11 protokolle (1998) başvuruları karara bağlama yetkisine son verilen Bakanlar Komitesi, Kıbrıs’ın Türkiye aleyhine (1974 ve 1975 yıllarında) yaptığı iki başvuruyu, tarafları “toplumlararası görüşmelere” davet ederek sonuçlandırmış, 1977 tarihli üçüncü başvuru hakkında ise (o tarihte mevcut olan) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun “ihlalin tespitine yönelik” raporunu yayımlamakla yetinmiştir. Ancak Loizidou kararı ve sonrasında İHAM, Türkiye’nin sorumluluğunu benimseyerek davaları esastan sonuçlandırma yoluna gitmektedir.

İHAM 1998’de sonuçlanan Loizidou davasına ilişkin kararında, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgal edildiğini, ihlalin 1974’teki işgalden kaynaklandığını ve illegal bir devlet olarak nitelediği KKTC’nin eylemlerinden Türkiye’nin sorumlu olduğunu ve Kıbrıs’ı temsil yetkisinin ise Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ait olduğunu ifade etmiştir.

Ayrıca, kendi yargı yetkisinin ilgili ülkenin ulusal sınırlarının ötesinde etkin güç kullandığı alanları da kapsadığını, tazminat ödemeden kamulaştırma yapılamayacağını belirterek, 1’nci protokolün mülkiyet hakkına ilişkin 1’nci maddesinin “sürekli olarak” ihlal edildiğine hükmetmiştir. KKTC Anayasası’nın 159’ncu maddesiyle, Rumların bıraktığı malların KKTC’ye geçtiği benimsenmiş ise de İHAM, KKTC Anayasası ve hukuk düzenini tanımamış, böylece Loizidou’nun mülkiyet hakkı sahibi olarak hakkının devam ettiğini benimseyerek, sadece “bu hakkı kullanamadığı dönem” nedeniyle tazminata hükmetmiştir. Türkiye ödemeyi, “emsal sayılmaması” şerhi ile yapmış ise de, Bakanlar Komitesi önündeki bu beyanların (ve kaldı ki siyasi bir organ olan Bakanlar Komitesi’nin iradesinin) İHAM yönünden hiçbir bağlayıcılığı ve hukuksal geçerliliği bulunmamaktadır. Bu süreçte Bakanlar Komitesi “2005 sonunda mülkiyet hakkına tekrar kavuşabilmeye” yönelik teklifleri gözeterek, zamanı geldiğinde konunun yeniden değerlendirileceğini de söylemiştir. Böylece tazminat ödenmekle dosya bütünüyle rafa kaldırılmamıştır. Benzeri nitelikte başka davalarda bulunmaktadır. Bu dosyaların kapanması için, mülklerin iadesi gerekmektedir. Bakanlar Komitesi’de konunun bu yönüyle kapanmadığına işaret etmektedir. Bunun sonucunda ise, Loizidou’nun (Loizidou’ların) mülkiyet haklarına kavuşma istekleri yoğun olarak karşımıza çıkacaktır.

Kıbrıs’ın Türkiye aleyhine 1994’te yaptığı (dördüncü) başvuruda ise Türkiye’nin, Kıbrıs’ı işgale devam ettiği ve üçüncü başvurunun sonuçlanmasından sonra da mülkiyet haklarına ilişkin ihlalin de sürdüğü belirtilmiştir. Büyük Daire 2001 yılında açıkladığı kararında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’taki tek meşru hükümet olduğunu, Rumların

kuzeyden ayrılmaları, geri dönmelerine izin verilmemesi ve ölen Rumların da güneydeki yakınlarına miras hakkı tanınmaması nedeniyle 1’nci protokolün mülkiyet hakkına ilişkin 1 nci maddesinin ihlal edildiğini söylemiş, kararda İHAS’ın diğer bir çok maddesinin de ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Tymvios ve Demades tarafından 1990 yılında Türkiye aleyhine yapılan başvurular hakkında ise İHAM 31.7.2003 tarihli kararında, Loizidou ve 4’üncü Kıbrıs kararlarında değişikliğe gidilmesini gerektirecek bir durum olmadığını, tazminat ödenmemesi ve de mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin sürmesi nedeniyle ihlalin de “süreklilik” arzettiğini belirtmiştir. Ancak Loizidou kararının aksine, tazminata hükmolunmamış ve bu konudaki karar, Türkiye’nin toplumlararası görüşmeler yoluyla sorunun çözüleceğini ileri sürmesi üzerine saklı tutulmuştur.

Kararda, KKTC’de 30.6. 2003 tarihinde kurulan ‘Taşınmaz Malların Tazmini Komisyonu’ etkin bir iç hukuk yolu olarak dikkate alınmamıştır.

Myra Ksenides Arestis’in Türkiye aleyhine yaptığı ve Maraş bölgesindeki mallarını geri alabilmeyi konu alan başvuru hakkında İHAM, Eylül 2004’te kabul edilebilirlik kararı vermiş ve 06.4.2005 tarihinde açıklanan bu kararda, Taşınmaz Malları Tazmin Komisyonu’nun, eksiklerini tamamlaması durumunda, bu iç hukuk yolunun kabul edilebileceği belirtilmiştir. Bu ibare, İHAM’ın yaratılan iç hukuk yoluna yeşil ışık yaktığı ve mülkiyet iddiasına dayalı Rumların açtığı davalardan kurtulma umudunun doğduğu şeklinde yersiz olarak olumlu değerlendirmelere konu olmuştur.

2 bin 500 başvuru var

Bu dava pilot olarak görüldüğünden önemlidir. Benzeri nitelikte Türkiye aleyhine davacı sayısı 1 ile 500 arasında değişen yaklaşık 2 bin 500 başvuru bulunmaktadır. Kararda, Arestis’in mülküne kavuşamamasından sözedilmesi, KKTC tapularının tanınmadığı yani Rumların kuzeydeki mülkiyet hakları ve tapularının hukuki geçerliliğinin sürdüğünün kabulü anlamındadır. Yine kararda, “uluslararası arenada genel kabul gören Annan Planı’nı artık iki toplumun görüştüğü ve adada iki toplumun oluştuğu, Rumların 2004’teki referanduma hayır demeleri nedeniyle mevcut durumu benimsedikleri ve mal-mülk iddiasından vazgeçmiş sayılmaları gerektiği” yolundaki Türkiye’nin savunması kabul edilmemiş, Annan Planı’nın yürürlüğe girmediği için dikkate alınmadığı ifade edilmiş, hala süren etkili askeri kontrol nedeniyle Kuzeyin, Türkiye’nin “etkili kontrolünde” olduğu belirtilmiştir.

Burada İHAM, Taşınmaz Malları Tazmin Komisyonu’nun KKTC’nin değil, Türkiye’nin bir iç hukuk yolu olduğunu vurgulamakta, KKTC’yi tanımaya yol açacak ifade ve yorumlardan özellikle uzak durmaktadır. Bu komisyonun “etkin bir yasa yolu” olması durumunda dikkate alınabileceğini söylerken de, etkinlik konusunda ipuçları vererek, anılan Komisyonda Rum malları ile irtibatlı olan kişilerin bulunmamasını, komisyonun bağımsız olmasını, sadece tazminata değil mülkiyet hakkına ulaşmak konusunda da karar yetkisinin bulunmasını hatta maddi olmayan zararlara da hükmedebilmesini istemektedir. Hükmolunan tazminatın muhatabı ise, anılan Komisyon Türkiye’nin bir iç hukuk yolu olarak görüldüğünden KKTC değil Türkiye olmaktadır.

‘Taşınmaz Malları Tazmin Komisyonunun’ İHAM’ın belirttiği şekilde etkili ve geçerli bir yapıya bürünmesi demek, sonuçta İHAM eliyle verilecek mülkiyete ve değerine ulaşmaya yönelik kararları, bütünüyle bu Komisyonun vermesi, 1974 öncesi mülkiyet durumunun benimsenmesi anlamındadır. Dolayısıyla yaratılan sevinç, madalyonun arka yüzüne bakılmamasından kaynaklanmaktadır. Önerilen komisyon ve yapısı, Rumların isteklerine kısa yoldan yeşil ışık yaktırmak sonucunu doğurmaktadır. Bu ışık da KKTC muhatap kabul edilmediğinden bizzat Türkiye’ye yaktırılmaktadır.

Ermeni sorunu

Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınırının açılması konusu gündemdedir. Türkiye bu sınırın açılması için belli koşullar öngörmüştür. Bu koşullar arasında Ermenistan’ı zorlayan Dağlık Karabağ’daki işgali sonlandırması da var. Karabağ’ı Ermenilerin işgal etmesine, taraflar arasında 1994 yılında yapılan ateşkes antlaşması sonrasında bugün de işgal sürmesine, Ermenistan (ve de Azerbaycan) İHAS’a taraf olmasına rağmen, bu konuda İHAM sürecinin kullanılmasından uzak durulmaktadır. Topraklarının yüzde 20’sinin (14.000 km2) işgal edilmesi, bu nedenle bir milyon Azeri’nin kendi ülkelerinde göçmen durumuna düşmesi, ayrıca ölen, yaralanan, sakat kalan, kaybolan yaklaşık yüzbine yakın Azeri’nin bulunması karşısında, Azerbaycan (ve hatta Türkiye), neden Ermenistan aleyhine bir devlet başvurusu yapmamakta ya da yurtlarından olan Azerilerin hepsi neden Ermenistan’a karşı bireysel başvuru haklarını kullanmamaktadır?

Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle ekonomik yönden altmış milyar dolar civarındaki faturaya katlanan Azerbaycan için, bu hukuksal yollara başvurmadan sadece siyasal söylemlerde bulunmak, artık sorunları çözmeye yetmemektedir. Kıbrıs adeta bir laboratuvar olarak önümüzdedir. BM Güvenlik Konseyi’nin, işgalin derhal sonlandırması ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı göstermesi için kınadığı Ermenistan aleyhine, gerek mülkiyet hakkının ihlali, gerekse tazminat ve bu mülklere tekrar kavuşmak yönünden başvurular yapılmalı, Ermenistan İHAM kararlarıyla sorunu çözmek zorunda bırakılmalıdır.

Azerbaycan veya KKTC ya da bu ülkelerin yurttaşları hatta Türkiye, İHAM sürecini ne ölçüde kullanmakta ya da bu yola ne ölçüde başvurmaktadırlar? Siyasal kazanımlar, uluslararası platformda geçerli olan hukuksal kazanımlarla desteklendiğinde ya da desteklenemediğinde, geri dönüşü olmayan bir yola girilmektedir. Bugün yaşananlardan hareketle, artık sadece siyasal söylemlerin yeterli olmadığı görülmektedir.

Ömer Faruk Eminağaoğlu: Yargıtay Cumhuriyet Savcısı

KKTC VE AZERBAYCAN’DAKİ MÜLKİYET SORUNLARI

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.