Melih Gökçek 1994 senesinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda, belediyede çalışıyordum.
Seçim sonuçları açıklandığında bütün belediye (ben ASKİ’deydim) cenaze evi gibiydi.
Atelye tarafında, beş- on müdavimi olan bir mescit de vardı.
Gökçek’in seçildiği ilk cuma namazında, hıncahınç doldu mescit. Dışarıya taştı namaz kılanlar.
Sebep Allah korkusundan başkaydı.
Duyduk ki, garip bir şekilde kimlikler düşüyormuş namazda.
Mescit görevlisi ilk cuma çok sayıda kimlik götürmüş personele.
Sonraki Cuma da, sonrakinde de..
Düşen kimlikler yeni yönetime dilekçeydi;
“Ben geldim abi. Bakın buradayım. Siz bilirsiniz gayri”
Bu durum yılın mizahı olmuştu.
Derken, kıyımlar başladı.
Bir çırpıda 39 kişı işten atıldı.
Sebep?
Sebebe gerek yok.
Direnişler, açlık grevleri…
Mescitte dilekçe verenler, namaz kuyruklarına girenler yoktu 39’un içinde tabi.
Ardından 30 kişi daha okundu.
Bu kez ben de vardım listede.
Her birimiz bir atelyede usta, ustabaşı, kilit görevlerin erbabıydık.
Bizim cezamız da yolları süpürmekti.
Güya Ankara halkına bizi yol süpürürken gösterecek, ruhumuzu ezeceklerdi.
Türkülerle süpürdük yolları.
Başımızdaki eleman sinirden çatlıyordu.
Kadın işçi ve memurları da en kalabalık meydanlara dikiyor, geçen arabaları saydırıyorlardı.
Güneşin altında, soğuk ayazda gıpraşmayacaktı meydanda.
Seçilenler önder insanlardı, kafalarına uymayanlardı.
İşten atmalar, sürgünler sürdü gitti.
Ankara çalkalanıyor.
Yoldan geçen arabaların, araç sayanları, yol süpürenleri selamlayan kornaları, bitmeyen bir koro gibiydi.
Bizim yol süpürmemiz iki ay sürdü.
Pırıl pırıl ettik bütün yolları.
Baktılar ki süngümüz düşmüyor, bu kez Sincan ve Etimesgut sokaklarındaki çöp bidonlarını ilaçlamaya gönderdiler.
Sırtımıza 25 kiloluk ilaç tüpleri yüklendi.
Ayırdılar topluluğu, her birimiz ayrı sokaktayız.
Çöp bidonlarındaki sineklere ilaç sıkıyorduk.
Orası bitince başka sokak…
Sincan, Etimesgut halkı öğrenmiş Gökçek’in sürgün işçileri olduğumuzu, balkondan selamlıyor, yanımıza gelip “ihtiyacınız var mı” diye soruyorlardı.
Tatlı sohbetler, güzel tanışmalar oldu.
Ablalar balkondan sesleniyor, “acıkmışsındır sen şimdi”, diye tepsiyle getirdiği yemeği yediriyor, çayları içiriyorlardı.
Ne güzel ablalar, abilerdi onlar.
Dolaştık sokakları, tanışılmayan bidon, selamlaşılmayan sinek kalmadı.
Bir ara ilacın kokusunun değiştığini fark ettik.
Meğer ilaç bitmiş, mazotmuş bu.
Mazot sineği bayıltıyor, birkaça adım gitmeden ayıltıyordu.
Sevindik sinekler adına.
Böyle böyle bir ay daha geçti.
Üç ay olmuştu sürgün
Baktılar ki yol temizleme de, çöp bidonları da yıldıramayacak.
Atelyelerde ustalara ihtiyaçları da var, verdiler eski görevlerimize.
Bitti mi peki?
Biter mi, bitmedi elbette.
Çayınız demli olsun, gerisi başka zaman.
