1. Haberler
  2. KÖŞE YAZISI
  3. Aşama aşama “din”

Aşama aşama “din”

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Örnek Resim

Nutuk’ta; “Uygulamaları evrelere ayırmak ve aşama aşama yürüyerek hedefe varmak” başlıklı bölümde Atatürk şöyle der: “Millî Mücadeleye beraber başlayan yolculardan bazıları, ulusal hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yeteneklerinin sınırı aşılınca bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır.”

Nutuk’taki bu “düşünce ve ruh yeteneklerinin sınırı” ifadesinin ne anlama geldiğini, Mustafa Kemal Paşa’yı, her ne pahasına olursa olsun düşmanla barış yapmaya ikna etmeye çalışan ve bunun için Avrupa’yı dolaşan Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in şu sözlerinde görmekteyiz:

“Tarihte beş, altı yüzyılda değil, belki on, on beş yüzyılda bir kişiye ancak kısmet olabilen bir görevi üstlendiniz. Türklük ile birlikte bütün İslam dünyasının geleceğini güven altına almak için, millî ve İslami amacı kurtarmak ve güçlendirmek için, hatta geçici olarak fedakârlığı bile kabul etmek sayesinde, dünya tarihinde ölümsüz bir ün kazanmak ve İslamiyet binasına yeni bir şekil veren şahsiyet olmak mümkündür. İsminizi kıyamet gününe kadar bütün Müslüman kuşaklar için Peygamberimizden sonra en kutsal bir ad ve armağan olmak üzere bırakmak şerefini ve fırsatını yitirmemenizi, yurtseverlik ve Müslümanlık gereği bildirmeyi bir kutsal görev sayarım Efendim Hazretleri.”

Bu sözler Mustafa Kemal Paşa üzerinde olumlu etki yapmayacak ve şöyle diyecektir: “İleri sürdüğü düşünceler ve düşünme şekli kendisi ile görüşüp tartışmayı bile gereksiz ve yararsız saydırmıştı.”

Bekir Sami Bey’in çabası; gerçekten Türklüğün kurtulması mıydı yoksa konu İslam ve halifelik miydi? Önceliği İslam ve halifeliğin kurtulması olanların sayısı az değildi. Örnek olarak Erzurum Mebusu Hoca Raif Efendi, Kâzım Karabekir, Refet Bele ve Rauf Orbay gibi şahsiyetleri sayabiliriz.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk için din, “Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.” Onu; “Ülkeyi dinî irticadan kurtarmanın tek yolu millete Kur’an’ı Türkçe olarak okutmaktır.” düşünce yapısıyla ilk Başbakan ve sonra da Cumhurbaşkanı olarak görev yapan İstiklal Madalyalı İsmet İnönü takip etmiştir.

Ali Fethi Okyar, Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu, Recep Peker, Hasan Saka, Şemsettin Günaltay gibi Atatürk’ün yakın çevresinde olmuş ve de başbakanlık görevinde bulunmuş isimler laik düşünce yapısına sahiptiler. Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Celal Bayar: “Evet biz Müslümanız ve Müslüman olarak kalacağız. Şunu ısrarla ehemmiyetle ve tekrarlamak isterim ki laiklik prensibi buna asla mani değildir.” cümlesini kurmuştur. Ancak tablo, 1950-1960 yılları arasında Başbakan olan Adnan Menderes’le değişmeye başlamıştır. Ezanın yeniden Arapça okunmasına izin veren ve Türkçe ezan uygulamasını kaldıran Menderes, şu ünlü sözüyle hatırlanır:

“Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”

27 Mayıs 1960 ihtilali ile göreve gelen Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, “İslam dininin Arap dilinin esaretinden kurtulması ve Türk halkının inancını kendi dilinde anlaması gerektiği … İslamiyet’in özünün korunması ancak bu inancın Arap kültürü ve dilinin tekelinden çıkarılarak Türk toplumuna kendi ana dilinde ulaştırılması gerektiği” düşüncesindedir. 1965’in Başbakanı Suat Hayri Ürgüplü, Cumhuriyet’in laiklik ilkesine bağlı bir devlet anlayışını benimsemiştir. 12. Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Cumhuriyet’in laik yapısının korunmasını önemli görmüştür. En çok hükûmet kurmakla ünlü, Başbakan ve Cumhurbaşkanı görevlerinde bulunan Süleyman Demirel ise laiklik ilkesini savunduğunu söylese de dini önceleyen düşünce yapısını açıkça ifade etmiştir: “Türkiye laik bir ülkedir, ama halkı Müslümandır. … Bugün Türkiye’yi bir arada tutan en büyük bağ, millet bağı olarak söylüyorum, Müslümanlıktır.”

1971-1974 arasında kısa süreli ve peş peşe başbakanlık görevlerinde bulunan; Nihat Erim, Ferit Melen ve Naim Talu, dinin devlet işlerine karıştırılmaması görüşündedirler; Atatürk’ün laiklik ilkesine bağlı devlet anlayışını benimsemişlerdir. Beş kez başbakan olan Bülent Ecevit, laikliği din özgürlüğünün güvencesi olarak görmüştür. Kısa süre başbakanlık yapan Sadi Irmak’a göre devlet işleri din kurallarından bağımsız olmalıdır ancak bu, dinin toplum hayatından tamamen dışlanması anlamına gelmemelidir. Türkiye Moskova Büyükelçisi ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e göre, devlet yönetiminde dinin siyasete âlet edilmesine izin verilmemelidir; laiklik, dinin istismar edilmesini önleyen bir ilkedir. Adı 12 Eylül 1980 askerî darbesi ile özdeşleşen Millî Güvenlik Konseyi Başkanı ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “irticanın yurt sathında tehlikeli boyutlara ulaşmaya başladığını” belirtmiştir. Diğer yandan 1982 Anayasası ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olmuş; Diyanet İşleri Başkanlığı daha etkin hale getirilmiştir. 1980 Türk-İslam sentezi döneminin Başbakanı Bülent Ulusu ise laiklik ilkesine bağlı kalmaya çalışmıştır.

“Bizim milletimiz dindar bir millettir, bunu inkâr edemeyiz.” sözünün sahibi, 1980 darbesi döneminin Başbakanı ve sonra da Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, dini kamusal alanda daha görünür hale getiren politikalardan yanadır. 1989’da Turgut Özal ile başlayan; Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan olarak devam eden Cumhurbaşkanlığı listesinde; devlet işlerinde dinî etkilerden uzak durmayı esas alan, “Devlet görevlileri, dini inançlarını kamu görevine yansıtmamalıdır.” düşüncesinde olan tek isim Ahmet Necdet Sezer’dir.

1990’ların bunalımlı sürecinde Başbakan Mesut Yılmaz din-siyaset ilişkisine bakışını; “Türkiye’de din, toplumun bir gerçeğidir; bunu yok saymak mümkün değildir.” ifadesiyle açıklamış, benzer görüşteki Başbakan Tansu Çiller de şöyle demiştir: “Türkiye, dindar bir millettir; siyasetin bunu yok sayması doğru değildir.” Başbakan Necmettin Erbakan’a göre de din “sadece bir ibadet değil; hayatın her alanına rehberlik eden bir düzenlemedir.” 

2002 ile başlayan ve sürmekte olan AKP iktidarının din-siyaset ilişkisine bakışını anlatmak için; kendini dindar Müslüman olarak tanımlayan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı görevlerinde bulunan Abdullah Gül’ün; din özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması gerektiği ancak dinin siyasal hedefler için araçsallaştırılmasının sakıncalı olduğu düşüncesini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim.” sözünü vermek yeterlidir. 

Atatürk Nutuk’ta şöyle der: “Efendiler, padişahlıktan, cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği gibi, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde, iki düşünce ve inanış birbiri ile durmaksızın çatıştı. O düşüncelerden biri, saltanatın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öteki düşünce, saltanat yönetimine son vererek cumhuriyet yönetimini kurmaktı.” 

Yukarıdaki cumhurbaşkanı ya da başbakan ifadelerinde ara ara laiklik vurgusu yapılsa da devlet yönetiminde din eksenli bir savrulmanın “aşama aşama” ilerlediği açıktır. Atatürk’ün, “Bu düşünceyi benimseyenler belli idi.” cümlesiyle tanımlananlar, 1950 ve 1980 kilit tarihlerinde sahneye çıkmıştır. Sivil siyaset eliyle 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu” nun çıkarılmasının ya da askeri idare eliyle 1981 yılının “Atatürk Yılı” ilan edilmesinin asıl amaçları bugün artık soru işaretidir. Yine bir otuz yıl sonra, 2010’da yapılan ve kabul edilen halk oylaması, “yargının bağımsızlığı mı yoksa siyasallaşması mı” sorusunu da beraberinde getirmiş ve o sürecin sonunda Türkiye, 2018 yılı itibariyle “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” ne geçmiş; başbakanlık makamı kaldırılmış, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı olarak görev yapacak kişiye devredilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Anayasa’ya laiklik ilkesinin girmesi için verilen uğraş, daha sonra Kur’an ve hadis kitaplarının Türkçe çevirilerinin yapılması, ezanın Türkçe okunması, namazın Türkçe kılınması gibi adımlarla yapılmak istenen; millet bilincini oluşturmak, Türk milletine, inandığı dini yakından tanıtmak ve inancın Arap hegemonyasından kurtarılmasını sağlamaktı. Ortadoğu coğrafyasını ve Batı’nın bu coğrafyaya bakışını, iştahını iyi bilen Atatürk, zaman içinde işlerin nerelere kadar varabileceğini de gayet iyi biliyordu.

Bugün; şehit kanıyla yazılmış bir destan, bir devletin kuruluşunu simgeleyen bir marş yani İstiklal Marşı’mız, kabulünün 105. Yıl’ında, “Cumhuriyet’in emanet edildiği gençlik” tarafından Arapça okunuyor ve bu durum geçiştiriliyorsa, bunun nedenini, 1950 ve sonrası görev almış birçok Cumhurbaşkanı ve Başbakan sözünde arayabilirsiniz.

Canan Murtezaoğlu

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
Aşama aşama “din”
+ -

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Bizi Takip Edin