2. Dünya Savaşı 1945 yılında bitti.
Bitti ama savaşın siyasi, askeri ve ekonomik sonuçları, bütün dünyada ağır şekilde devam ediyor.
Savaşın yenileni de kazananı da ağır yaralar almış.
Bütün rakipleri ağır yaralar alan ABD emperyalizmi ise, bütün dünyada diktatörlük kurmanın hazırlığını yapıyor;
Yenileni, yeneni ve savaş dışında kalanı ile dünya savaşının anaforu içinde derin ekonomik sorunlar yaşayan ülkelerin üzerinde ekonomik egemenlik kurmasını sağlayacak olan iki ahtapot yarattı; IMF (1944), Dünya Bankası (1944).
Yenileni, yeneni ve savaş dışında kalanı ile bütün ülkeler üzerinde egemenlik kuracağı Birleşmiş Milletler’i (1945) kurdu.
1947’de Nazi artığı istihbaratçılarla CIA’yı kurdu. Dünyanın en karanlık örgütü ile hem yavrusu MOSSAD’ı yarattı, hem sayısız ülkede darbeler, suikastlar yaptı. Biyolojik silahlar üreterek halkları hastalıklarla kırdı.
Yenileni, yeneni ile Avrupa’nın harap olmuş emperyalist devletlerini bir askeri örgütte toplayarak, hem onların üzerinde egemenlik kuracağı, hem de bunları topluca SSCB’nin ve mazlum ülkelerin üzerine süreceği, kendisinin dünya jandarmalığı işlevinin önünü temizleme örgüt olacak olan NATO’yu (1949) kurdu.
Aynı dönemde Türkiye, savaşa girmemiş olmasına rağmen ağır ekonomik sorunlarla boğuşuyordu.
Sorunları çözmesi, yeniden şaha kalkması için cumhuriyetin bağımsızlık politikasına sımsıkı sarılması, kamucu ve halkçı politikaları sürdürmesi gerek.
Cumhuriyetin sanayiyi, tarımı güçlendirme, köylünün ayağındaki son prangaları da çözme, toprak devrimini tamamlama gibi planlarını hızlandırma, Köy Enstitüleri, Kooperatifler, Halkevleri ve bilimsel eğitim veren okulları çoğaltma planını sürdürmek, köylüyü kooperatif ve birliklerde örgütlemek, mahalli ve merkezi idareyi eğitimli emekçilerle güçlendirmek gibi adımlara ihtiyaç var.
Hem Cumhuriyet devrimlerinin devamı için, hem de savaşın yarattığı sorunları aşabilmek için gerekliydi.
Ancak dünya jandarmalığı peşinde koşan Amerika, daha 26 yıl önce dünyanın en kabadayı emperyalistlerine unutamayacakları dersi veren Kurutuluş Savaşımıza ve yaratılan Cumhuriyete kin güdüyor. Mazlum ülkelere örnek olduğunu da görüyor.
ABD hedefine giden yolda BM, NATO, Dünya Bankası ve IMF ile güçleniyor, ancak Türkiye Cumhuriyeti Atatürk çizgisinde devam eder, mazlum ülkeleri de heveslendirirse, asıl tehdit olarak gördüğü SSCB’yi boğamayacaktır.
Almanya’dan getirdiği NAZİ istihbaratının artıklarıyla CIA’yı (1947) kurmuş, silah sanayisini ekonominin merkezine yerleştirmiştir ABD. Jandarmalık için hazırlıkları tamamlanmak üzeredir.
Ancak SSCB’yi boğmanın da, dünya egemenliğinin de yolu Türkiye’den geçmektedir.
Kemalistler devlet yönetiminden uzaklaştırılmalı, yerine getirecekleri yandaşlarla Türkiye’yi bağımsızlık ve cumhuriyet çizgisinden koparmak gerekmektedir.
1945 yılında “çok partili sistem” denilen Amerikan hokkabazlığını İnönü iktidarına kabul ettirdiler.
1946’da CHP’den koparılan Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan gibi toprak ağası, Amerikan muhibi ve neoliberallerle Demokrat Parti kurdurulur.
Aynı günlerde ABD başka bir kumpasın hazırlığındadır;
1947’de Türkiye ve Yunanistan başta olmak üzere SSCB’yi “çevreleyen” ülkelerin ayartılması için Truman Doktrini’ni devreye sokar. Arkasından (1948 -1951) Marshall Planı ile Doktrin daha da güçlendirilecek hem Avrupa ülkeleri hem Türkiye daha da ABD bağımlısı yapılacaktır.
1945’DE ÇOK PARTİLİ SİSTEM HAYATDI
CHP yönetiminin, irtica ve toprak ağalığı henüz temizlememişken 1945 yılında çok partili sisteme geçmek kararı büyük hataydı, öngörüsüzlüktü.
Daha dün büyük belalarla savaşan, hemen önünde alt etmesi gereken büyük belalar bulunan, şu günlerde de derin sorunlar yaşayan genç cumhuriyetin hazır olmadığı erken bir karardı, büyük aldanıştı.
Amerika’nın taarruza geçtiği günlerde irticanın ve toprak ağalığının prangalarını çözmekti, “hadi cumhuriyete karşı örgütlenin” diye çağrı yapmaktı adeta.
Emperyalizmin yandaşları için, cumhuriyet karşıtları için bundan daha elverişli zaman olamazdı.
Amerikan desteği ile hızla örgütlendiler, “seçim” denilen numara ile devleti ele geçirdiler.
1946’da 60 milletvekili çıkardılar, 1950 seçimlerinde ise %53,3 oy aldılar, iktidara geldiler.
1950 seçimi ile Kemalistler iktidardan uzaklaştırılmış, toprak ağalığının, irticanın, kapitalist ekonominin ve Amerikan yandaşlığının önü açılmış oldu.
10 yıl boyunca ülkeyi yönettiler.
Ancak gelen “çok partili demokrasi” değildi.
Seçimi zorlayanların da niyeti bu değildi zaten.
Ağalığın, işbirlikçi sermayenin, tarikatların ve ABD’nin diktatörlüğüydü gelen.
Kurtuluş Savaşı’nda yedi düveli yenen Türkiye’yi ABD’ye bağımlı hale getirdiler, NATO zincirine bağladılar.
Ortaçağın toprak ağalığı ve aşiret düzeni palazlandı.
Köy Enstitülerini, Halkevlerini kapattırdılar.
Tarikatlar hortlatıldı, palazlandılar.
Cumhuriyete darbe yapılmıştı, Amerikan darbesiydi bu.
Düşünelim;
Bütün ülke, yedi düvelin işgalinden kurtulalı daha 26 sene olmuştu.
Cumhuriyet, Osmanlı’nın ilk yıllarını saymazsak, 400 yıldır aşağılanan, ezilen, horlanan, ruhu köreltilen bir Türklük devralmıştı.
Tekmil milletin iliklerine kadar işleyen bir yoksulluk devralmıştı.
Büyük bir cehalet almış, salgın hastalıklar devralmıştı.
Sanayisi, tarımı olmayan, çiftçisi tarımdan anlamayan bir ülke devralmıştı.
Köleleştirilmiş, başı eğdirilmiş, tevekkülcü, şükürcü bilinçsizlik devralmıştı.
Atatürk Cumhuriyeti ise daha çeyrek asır olmuştu.
Koşacağı daha çok yolu vardı, çok.
Devrimler hızla sürerken, ülke şaha kalkıyor, millet uyanıyorken, zor zamanda seçime gitmek, pusuda bekleyene, geçmişin haramilerine, irticaya, toprak ağalığına örgütlenme ve karşı saldırıya geçme izni vermekti.
Üstelik dünya savaşının bütün nimetlerine çöken, dünyaya jandarma olma niyetindeki ABD emperyalizminin de desteği ile.
Atatürk’ün sağlığında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Ahali Cumhuriyet Fırkası ile üç kez devleti ele geçirmek için hamle yapan bağımsızlık ve cumhuriyet karşıtlığı, İnönü iktidarının izin vermesi, Amerikan desteği ve daha büyük hazırlıkla başarmış, devleti ele geçirmiş oluyordu.
Oysa “çok partili sistem” ile yol verilen “demokrasi ve özgürlük” değil, irticanın, ağalık ve aşiret düzeninin palazlanarak cumhuriyetin önünü kesmesi, ülkeyi ele geçirmesi idi.
Kurtuluş Savaşında kanla, canla defettiğimiz emperyalizmin bu kez ABD adıyla yeniden ülkemize girmesiydi.
1946 seçimlerinden bugüne palazlanarak gelen bunlardı;
“Çok Partili sistem demokrasisi” ile “Atatürk’ün cumhuriyet demokrasisini”, “halkçılığı” budadılar.
Atatürk’ün “efendi” yapmak istediği köylünün kolunu kanadını kırdılar.
Emekçiyi iktidar mevzilerinden uzaklaştırdılar. Milletvekilli, belediye başkanı olmalarını engellendiler.
Emekçi partilerine sayısız kuşatmalar uyguladılar.
Eğitimi körelttiler, aydınlanmayı tökezlettiler.
Tarikatları palazlandırdılar, yeniden biat kültürünün, kulluğun önünü açtılar.
Oysa “demokrasi” demişlerdi.
Emperyalizmin, burjuvazinin, ağalığın be şeyhliğin, tarikatların demokrasisini getirmiş, “halk demokrasisini”, “emekçi demokrasisini”, “millet demokrasisini” biçip budadılar her yerde.
Demokrat Partiden sonra aynı yolu izleyen başka Amerikancı iktidarlar geldi.
Sonuç olarak Türkiye, 81 yıldır bu tarihi hatanın, karşı-devrimin sonuçlarıyla boğuşuyor.
Yokedilen “halk demokrasisini” yeniden getirmeye çalışıyor.
Ancak cumhuriyetinin sadece 26 yılında temelleri atılan Atatürkçülük, öylesine gerçekçi, öylesine halkla bütünleşmiş ve öylesine geleceğin projesiydi ki, arkalarında dünya jandarması ABD, onun takip eden bilumum emperyalistler, içerideki ağa, tarikat ve aşiret saldırısı, 1946-1950 darbesine, 12 Mart, 12 Eylül, Balyoz-Ergenekon, 15 Temmuz darbesine, 81 yıldır saldırıya rağmen, Atatürk cumhuriyetini dünyadan da Türkiye’den de silemediler.
Tersine ufukta görülen, yeniden Atatürk cumhuriyetidir.
Mehmet Akkaya
5 Mayıs 2026















