Osmanlı’dan günümüze tarım (4)

0
214

Mustafa Kemal Atatürk: “Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya üzerinde olmayacaktık.”

1929 yılından itibaren uygulanma imkânı bulamayan Toprak Reformu tartışmaları 1945 yılına gelindiğinde tekrar alevlenir. Bu kez tek başına iktidarda olan CHP, yeni bir kanunu Meclis’e getirir; “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”. Atatürk’ün ölümünden sonra kıpırdanmaya başlayan ve başını Adnan Menderes ve arkadaşlarının çektiği muhalif kadro, bu Kanun’a şiddetle karşı çıkar. Aynı zamanda da yasanın hazırlandığı encümende raportör olarak bulunan Adnan Menderes, Aydınlı bir toprak ağasıdır. Kendisi gibi toprak ağası olan Emin Sazak, Cavit Oral, Damar Arık gibi CHP milletvekilleri ile birlikte yasayı engellemeye çalışır.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun özellikle 17. ve 21. maddeleri CHP’li toprak ağalarını çok rahatsız eder. Yasanın 17. maddesine göre topraksız ya da az topraklı çiftçiyi topraklandırmak için devlet, büyük toprak sahiplerinin topraklarını kamulaştırabilecektir.  Bu maddenin en sıkıntılı bölümü ise büyük toprak sahibine sadece 50 dönüm bırakacak olmasıdır. 21. madde ise kamulaştırılan bölümlerin bedelinin gerçek değer üzerinden değil, arazi vergisi için beyan edilen matrahtan ödenmesini düzenlemektedir. Bu yasaya, Menderes ve diğer ağalar şiddetle karşı çıkarlar ve ağır eleştirilerde bulunurlar. Eskişehirli büyük toprak sahibi milletvekili Emin Sazak bir konuşmasında; “İnsanların çamurunu değiştiremeyiz… Birisi mareşal, öbürü nefer olur… Bu prensip kabul edilirse, yarın amelenin şu apartmanın bir odasını da istemek hakkı olacaktır!” der. Yetmiş bin dönüm toprağı, içerisinde dört tren istasyonu, yedi çiftliği ve kendine ait bir köyü bulunan Emin Sazak’ın, insanları aşağılayan cümleleri, tarih sayfalarındaki ibretlik yerini alacaktır…

Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Adnan Menderes’in TBMM’de Toprak Kanunu’nun aleyhinde yaptığı uzun konuşma sonucunda şunları söyler; “Adnan Menderes yerleşmiş ameleye toprak verdirmemek için çok çalıştı.”  

Gazeteci Metin Toker ise “Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları” adlı eserinde şöyle yazacaktır; “İşte DP’nin ‘fakir, fukara partisinin’ müstakbel lideri Adnan Menderes’in, engellemek için cansiperane gayret sarf ettiği 17. madde sonunda dejenere edilmiştir.”

Toprak reformu, Atatürk’ün çok önem verdiği bir konuydu ve İnönü, Atatürk’ün bu hayalini gerçekleştirmek niyetindedir. Sonuç olarak yasa, 11 Haziran 1945 tarihinde kabul edilir. Yasa kabul edilir edilmesine de o meşhur 17. maddesi hiçbir zaman uygulanamaz. Hükümet, toprak reformuna karşı oluşturulan ciddi muhalefeti kıramaz. Bu nedenle de büyük toprak sahiplerine dokunmadan, topraksız köylüye hazine arazilerinden toprak vermeye çalışacaktır. Kanunun, İnönü’den sonraki mimarı ve Tarım Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu, gelecek olan hükümetlerde bakan olamayacaktır. Talihin cilvesine bakın ki, 1948’de kurulacak olan İkinci Hasan Saka hükümetinde Tarım Bakanlığı koltuğuna, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun en büyük muhalifi olan Adana’ nın toprak ağası Cavit Oral getirilecektir. 

Atatürk’ten sonra iş başına gelen hükûmetler ne yazık ki Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesinden ödün vermeye başlarlar. 1945’ten itibaren, ABD ile Türkiye arasında; “Ödünç Verme ve Kiralama Anlaşması”“Koşullu Kredi Anlaşması”, petroldeki devlet tekelini kaldıran “Petrol Yasası”“Vergi Muafiyetleri Anlaşması” ile tarım ürünlerinin ithalatını düzenleyen “Tarım Ürünleri Anlaşması” imzalanır. 1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından ne hikmetse vazgeçilir ve bu yöndeki eğilimler resmî politikadan çıkarılır. Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açılır; gübre ve tarım ürünleri dâhil, ithalata yönelinir. (O meşhur Marshall Planı ve Thornburg Raporu konusuna hiç girmeyeceğim.)

O günlerde ekonomik bağımsızlığını Batı’ya kaptıran Türkiye ne yazık ki günümüze kadar bu durumu düzeltemeyecek, özellikle gıdada dışarıya muhtaç hale getirilecektir.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP), başlarda ümit vaat eden bazı icraatları hayata geçirir. Tarım konusunda ciddi adımlar atılır. Traktör ve tarım âletlerinde önemli artışlar meydana gelir. Bunun sonucunda da Türkiye’de ekilebilir arazi sayısında yaklaşık yüzde 50’lik bir artış meydana gelir. Tarımın yanı sıra geniş çapta karayolu çalışmaları başlatılır. Bu sayede birçok kırsal kesim, bölgelerinin dışındaki piyasalara açılma olanağı elde eder. Ancak, 1954 yılına gelindiğinde; rastgele yapılan yatırımlar, hesapsız harcanan krediler, enflasyon ve döviz darboğazı kendini iyice belli etmeye başlar. İstanbul’da yakacak, et, ekmek ve çeşitli gıda maddeleri sıkıntısı baş gösterir. İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay halka, “Evlerinizde odun, kömür istifçiliği yapmayın, haftada iki defadan fazla et yemeyin, yiyebileceğinizden fazla ekmek almayın!”  çağrısında bulunur… Size de tanıdık geldi mi bu sözler?

Kasım 1954’te ABD, buğday ithali için Türkiye’ye 2 milyon 300 bin dolar kredi açar. “Sen üretme benden satın al” politikası, giderek ivme kazanmaktadır. ABD, bir taraftan Türkiye’yi borçlandırmakta diğer taraftan da, kendi ürünlerinin satın alınmasını sağlamaktadır. İşte size bir örnek: DP, kendi öz ürünümüz zeytinyağının sabun yapımında kullanılmasını bir kararname ile yasaklayarak onun yerine Amerika’dan satın alınan domuz karışımı don yağının kullanılması mecburiyetini getirir. Bu kararname ile hükûmet, Amerika’ya pazar olma uğruna Türk zeytinyağı üreticilerini de açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmektedir.

1955 yılına gelindiğinde bazı malların bulunmasında sıkıntı baş gösterir. Örnek; çuval, sicim, pulluk,  demir, tekel maddeleri, şeker, gazyağı, lastik, çimento, kahve gibi bazı ihtiyaç maddeleri ortadan kalkmıştır. Ülke, nal çivisi bile ithal edemez duruma düşer.  İstanbul’da hane başına yüz gram kahve, iki yüz elli gr. şeker dağıtımına başlanır. Ankara’da da kahve vesikaya bağlanır. Menderes ise muhalefeti,  “şu veya bu madde yok” diyerek “suni buhranlar yaratmakla”,  “karaborsayı tahrik etmekle” suçlamaktadır. İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, bir açıklama daha yapar; ete 5 Lira narh (fiyat) konulduğunu söyler. Ardından da “Her gün et yemeyin, yumurta da çok yararlıdır!” der… Bakın işte bir tanıdık cümle daha… “Tarih’ten ders alınmazsa tekerrür eder” diye boşuna söz söylememiş büyüklerimiz…

Gelelim ABD ile imzalanan ikili tarım anlaşmalarına;

1.Tarım Ürünleri Anlaşması; 12 Kasım 1956’da imzalanan bu anlaşma ile ABD;  kendi ihtiyaç fazlası buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve sığır eti, don yağı ve soya yağı gibi tarımsal ve hayvansal ürünleri taşıma ücretiyle birlikte 46.3 milyon dolar karşılığında Türkiye’ye verecektir. Türkiye’ye satılan ABD tarım ürünleri, ABD’ nin aynı mallarının alıcısı olan pazarlara ve ABD’nin düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye’nin iç tüketimi için kullanılacaktır.  Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerin Türkiye’den yapılacak ihracatı ABD tarafından kontrol edilecektir. (Merak eden gerekli kaynaklardan bu anlaşmanın tamamını bulup okuyabilir.)

Türkiye, 12 Kasım 1956 tarihli anlaşmaya ek olarak ABD ile 25 Ocak 1957 tarihli başka bir “tarım anlaşması” daha imzalar. Bu anlaşmaya göre ABD’den şu ürünler satın alınacaktır: Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı… Tabi taşıma ücreti ile birlikte… İşin en kötüsü ise ABD,  bu ikinci sınıf ve kendi ihtiyaç fazlası tarım ürünlerini Türkiye’ye “yardım” adı altında satmasıdır. Oysaki Türkiye, ABD’den almak zorunda kaldığı tarım ve hayvansal ürünlerin tamamını üretme kapasitesine sahiptir. Bu anlaşmalarla ABD, Türk tarımının üzerinde tam bir kontrol hâkimiyeti sağlamaktadır. Kısaca Türkiye, ABD’ nin “üretmeyin” dediği ürünleri üretmeyecek, “satmayın” dediği ürünleri satamayacaktır. İlave olarak ABD tarım ürünleri, her türlü vergi ve harçtan muaf olacaktır. İkili anlaşmalar yetmemiş olacak ki DP iktidarı, TBMM’ de, Amerikan üreticisini koruyan bir de kanun çıkarır. (6969 sayılı kanun)

2.Tarım Ürünleri Anlaşması; 20 Ocak 1958’de imzalanan bu anlaşmaya göre ABD, Türkiye’ye şu ürünleri satacaktır: Buğday, yem, soya fasulyesi veya pamuk yağı, tereyağı, yağlı süttozu, peynir, yağsız süttozu… Taşıma masrafları dâhil demeye gerek yok tabi…

Bu anlaşmanın sonuna aynı tarihli ve 1755 sayılı ABD hükûmetinin bir notası eklenir. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’dan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya gönderilen nota, ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en somut adımlarından biridir. ABD Türkiye’den şu isteklerde bulunmaktadır:

  1. a) Türkiye 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı,
  2. b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfından vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek eş değer miktardaki buğdayla telafi etmeyi taahhüt etmektedir.

Ekselansınızın hükümetinin yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz takdirde müteşekkir kalacağım.

Kısaca, ABD Türkiye’ye “1Ağustos 1958 tarihine kadar buğday ihraç etmeyeceksin! Eğer bu yasağa uymazsan ihraç ettiğin buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceksin.” diyor, Türkiye de “Baş üstüne Ekselansları” diyerek kabul ediyordu.

Menderes iktidarının Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkelerinden ödün vermesi Türk ekonomisine ağır bir darbe indirilmesine neden olur. 1958’de Türkiye, moratoryum yani borç ertelemesi talebinde bulunur. Dış borçların taksit ve faizleri ödenememektedir; Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet döneminin ilk iflasıdır.

Devam edecek…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 9 Haziran 2022

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

-Haydar Tunçkanat; “İkili Anlaşmaların İç Yüzü”, Alaca Yayınları 3. Basım Şubat 2019
-Sinan Meydan; “Tarım İhaneti”, Sözcü Gazetesi, 5 Haziran 2017
-Tülay Hergünlü;  “İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne-Türkiye’nin Hafızası-1914-1980”

 

Bir Cevap Yazın