Olgun ÖZDEN yazdı: Kemalist Sosyalizm Tartışması Üzerine

IMG_20260211_131251_915

“Kemalist sosyalizm” başlığı etrafında yürüyen tartışmalar, Türkiye solunun uzun süredir ertelediği temel bir soruyu yeniden gündeme getirmiştir: Sosyalizm bu ülkede yalnızca teorik doğrular üzerinden mi kurulacaktır, yoksa tarihsel ve toplumsal gerçekliğin dayattığı siyasal zorunluluklar ciddiye alınarak mı?

Bu tartışmaya Yarınlar’da yayımlanan iki ayrı yazı farklı açılardan katkı sunmuştur. Yıldırım Koç imzasıyla kaleme alınan “Kemalist Sosyalizm – Kemalist Komünizm” başlıklı yazı, Kemalist sosyalizm kavramsallaştırmasına açık biçimde olumlu bir referans verirken; Mete Utku Kılıç imzalı “Kemalizmsiz Sosyalizm Mümkün mü?” başlıklı yazı, bu kavramsallaştırmaya mesafeli ama reddedici olmayan, daha temkinli bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu metin, her iki yazının da yaptığı atıfları dikkate alarak, kendi tezimin sınırlarını ve iddiasını daha berrak biçimde ortaya koymayı amaçlamaktadır.

KEMALİST SOSYALİZM BİR EKLEME DEĞİL, BİR ZORUNLULUKTUR

“Kemalist Sosyalizm – Kemalist Komünizm” başlıklı yazıda şu tespit yapılmaktadır:

“Kemalist bir sosyalizm, yalnızca teorik olarak mümkün değil; Türkiye’nin bugünkü siyasal ve toplumsal koşulları içinde zorunludur.”

Bu alıntı, benim makalemde savunduğum temel iddiayı doğru bir yerden yakalamaktadır. Kemalist sosyalizm, sosyalizme sonradan eklenen bir ideolojik sıfat değil; Türkiye’de sosyalizmin hangi tarihsel zemin üzerinde yükselebileceğine dair bir siyasal zorunluluk tespitidir.

Türkiye’de Kemalizm, yalnızca geçmişte kalmış bir devlet ideolojisi değildir. Laiklik, kamuculuk, ulusal bağımsızlık ve anti-emperyalizm başlıkları altında hâlâ en geniş toplumsal karşılığı olan siyasal dildir. Sosyalizmin bu dili yok sayarak ya da onu yalnızca aşılmış bir tarihsel evre olarak ele alarak kitlelerle buluşması bugüne kadar mümkün olmamıştır. Bu durum, teorik yetersizlikten değil, siyasal gerçeklikten kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla Kemalist sosyalizm, ne Kemalizm ile sosyalizmi özdeşleştirme çabasıdır ne de geçmişe dönük bir ideolojik nostaljidir. Bu kavram, Kemalist mirası sınıfsal bir içerikle yeniden kurma ve emekçi sınıfların siyasal ufkuna bağlama iddiasını taşır.

“MİRAS” YAKLAŞIMININ İMKÂNLARI VE SINIRLARI

“Kemalizmsiz Sosyalizm Mümkün mü?” başlıklı yazı ise, meseleyi farklı bir yerden ele alır ve şu vurguyu yapar:

“Kemalizm sosyalizm değildir; ancak Türkiye’de sosyalizm mücadelesi Kemalist devrim mirasını yok sayarak da ilerleyemez.”

Bu yaklaşım, önemli bir doğruyu teslim eder: Kemalist devrim, Türkiye’de modernleşmenin, laikliğin ve kamuculuğun tarihsel taşıyıcısıdır. Ancak aynı yazı, Kemalizm’i sosyalizm açısından esas olarak bir “tarihsel miras” ve “başlangıç momenti” olarak konumlandırmayı tercih eder.

Buradaki ayrım noktası tam da burasıdır. Kemalizm’i yalnızca bir miras olarak ele almak, onu geçmişte güvenli bir yere sabitleme riskini taşır. Oysa Türkiye’de Kemalizm, hâlâ güncel siyasal fay hatlarının üzerinde duran canlı bir toplumsal dildir. Bu nedenle mesele mirası tanımakla sınırlı değildir; bu mirasın bugünün sınıf siyaseti içinde nasıl yeniden kurulacağı sorusu belirleyicidir.

Kemalist sosyalizm kavramsallaştırmasının “fazla iddialı” bulunmasının nedeni de budur. “Miras” kavramı tartışmayı geçmişte tutar; “Kemalist sosyalizm” ise bugüne dair bir siyasal iddia ortaya koyar. Bu iddia, sosyalizmin Türkiye’de ancak mevcut toplumsal dil ve sembollerle temas ederek inşa edilebileceğini ileri sürer.

ORTODOKSİ, TEMKİN VE TARİHSEL MATERYALİZM

“Kemalizmsiz Sosyalizm Mümkün mü?” yazısında hissedilen temkin, büyük ölçüde sosyalizmin başka ideolojik sıfatlarla anılmasına duyulan teorik rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Bu rahatsızlık anlaşılırdır; ancak çoğu zaman tarihsel materyalist bir analizden çok, kavramsal saflık arayışına yaslanır.

Oysa tarihsel materyalizm, sosyalizmin her ülkede aynı biçimde ortaya çıkmasını değil; her ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal koşulları içinde özgül biçimler almasını gerektirir. Türkiye’de bu özgüllük, Kemalist devrimle kurulan devlet-toplum ilişkisi hesaba katılmadan anlaşılamaz.

Bu nedenle Kemalist sosyalizm, sosyalizmi “bozan” bir ek değil; Türkiye’de sosyalizmi mümkün kılmaya dönük bir siyasal konumlanmadır. Ne Kemalizmi dogmatik biçimde kutsar ne de sosyalizmi soyut bir evrensellik içinde dondurur.

Bugün tartışılan mesele, Kemalizm ile sosyalizmin teorik olarak uyumlu olup olmadığı değildir. Asıl mesele, sosyalizmin Türkiye’de hangi siyasal dil ve tarihsel zemin üzerinden toplumsallaşabileceğidir.

Yarınlar’da yayımlanan her iki yazı da bu tartışmayı ciddiyetle ele almış, farklı açılardan katkı sunmuştur. Biri Kemalist sosyalizmi Türkiye’nin siyasal gerçekliği içinde meşru ve gerekli bir hat olarak görürken, diğeri aynı gerçekliği kabul etmekle birlikte bu hattı daha temkinli bir çerçevede düşünmeyi önermektedir.

Kemalist sosyalizm tezi, bu temkinli yaklaşımı reddetmez; ancak onunla yetinmez. Çünkü mesele yalnızca doğru olmak değil, Türkiye’de etkili olabilecek bir sosyalist siyasal hattın nasıl kurulacağıdır. Bu tartışmanın değeri de tam olarak burada yatmaktadır.

Kemalist sosyalizm tezi, sınıf meselesini geri plana iten bir model önermez; tersine, sınıf siyasetinin Türkiye’de hangi tarihsel ve siyasal zemin üzerinde kurulabileceği sorusunu öne çıkarır. Kemalizmin burada taşıdığı anlam, bir kimlik veya ideolojik etiket değil; devletin kuruluş biçimi, anti-emperyalist kopuş, kamuculuk ve kurucu siyaset pratiğiyle şekillenmiş tarihsel bir yöntemdir. Bu yöntem hesaba katılmadan, sınıf çelişkilerini merkeze koyan bir siyasetin toplumsal karşılık üretmesi zorlaşmaktadır.

Bu nedenle mesele, “Atatürkçü bir sosyalist olabilir mi?” sorusunun ötesindedir. Asıl soru şudur: Türkiye’de sosyalist bir siyaset, Kemalizm’le kurulan tarihsel devlet-toplum ilişkisini yalnızca tolere edilen bir gerçeklik olarak mı görecektir, yoksa bu ilişkiyi sınıf mücadelesinin kurucu unsurlarından biri haline mi getirecektir?

Tartışmanın gerçek ekseni de burada ortaya çıkar: Türkiye’de sosyalizm, yalnızca sınıf çelişkilerini doğru tespit etmekle mi yetinecektir, yoksa bu çelişkileri taşıyacak kurucu bir siyasal yöntemi yeniden üretme cesaretini gösterebilecek midir?

DEVRİMCİ ÖZNE SORUNU

Kemalizm’in devrimci yöntemi ve sosyalizmin tarihsel pratiği üzerinden yürütülen tartışma, kaçınılmaz olarak devrimci özne sorununa gelip dayanır. Çünkü yöntem, ancak onu hayata geçirecek bir toplumsal özneyle anlam kazanır. Bugün Türkiye’de esas soru şudur: Devrimci dönüşümün taşıyıcısı, sınıfsal olarak kimdir ve hangi toplumsal kesimler bu rolü üstlenme kapasitesine sahiptir?

Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle “işçi sınıfı” kavramını tarihsel ve toplumsal bağlamından koparan dar bir okumanın sınırlarını görmek gerekir. Sosyalizmin tarihsel pratiği, devrimci öznenin hiçbir zaman yalnızca üretim sürecindeki konumuyla tanımlanmadığını; siyasal bilinç, örgütlenme yeteneği ve iktidar hedefiyle şekillendiğini açıkça göstermektedir.

ALT SINIFLAR, RIZA VE DÜZENLE BAĞ

Türkiye’de geniş alt sınıflar-geleneksel işçi kesimleri, güvencesiz emekçiler, yoksullaşmış kırsal ve yarı-kentsel nüfus-nesnel olarak sömürülen, yaşam koşulları giderek ağırlaşan toplumsal kesimlerdir. Ancak bu nesnel durum, otomatik olarak devrimci bir siyasal yönelim üretmemektedir. Aksine, son yirmi yılın deneyimi, bu kesimlerin önemli bir bölümünün siyasal olarak verili düzenle rıza ilişkisi içinde tutulduğunu göstermiştir.

Bu rıza, yalnızca ideolojik manipülasyonla değil; dini, kültürel ve tarihsel aidiyetler, sosyal yardımlar, devletle kurulan dolaylı bağımlılık ilişkileri ve “istikrar” vaadi üzerinden yeniden üretilmektedir. Bu nedenle alt sınıflar, ekonomik olarak kaybeden ama siyasal olarak statükoya tutunan bir konumda kalabilmektedir. Bu durum, onları devrimci potansiyelden bütünüyle yoksun kılmaz; ancak bu potansiyelin kendiliğinden açığa çıkmayacağını gösterir.

Sosyalizmin tarihsel deneyimi, rıza mekanizmalarıyla kuşatılmış geniş kitlelerin devrimci özne haline ancak güçlü bir siyasal kırılma ve örgütlü müdahale ile gelebildiğini ortaya koyar. Bu kırılma, çoğu zaman doğrudan bu kesimlerin içinden değil; başka bir toplumsal dinamik üzerinden başlar.

KENTLİ BEYAZ YAKALILAR VE YENİ MUHALEFET ZEMİNİ

Türkiye’nin son yirmi yılına toplumsal muhalefet açısından damgasını vuran kesim ise, giderek yoksullaşan, yaşam standartları ve gelecek beklentileri hızla aşınan kentli beyaz yakalı emekçilerdir. Bu kesimler, üretim sürecinde klasik sanayi işçisi formunda yer almasalar da emek gücünü satan, güvencesizleşen ve sermaye ilişkilerine bağımlı hale gelen bir sınıfsal konuma sahiptir.

Bu kesimlerin ayırt edici özelliği, yalnızca ekonomik kayıp yaşamaları değil; aynı zamanda siyasal ve kültürel rıza bağlarının çözülmeye başlamasıdır. Eğitim düzeyi, kentli yaşam deneyimi ve kamusal alana erişim, bu grupların mevcut düzenle ayrışmasını hızlandırmıştır. Gezi sürecinden bugüne uzanan toplumsal muhalefet hattı, bu çözülmenin somut göstergelerinden biridir.

Ancak burada kritik bir ayrım yapılmalıdır. Kentli beyaz yakalılar, kendiliğinden sosyalist bir özne değildir. Bu kesim, çoğu zaman liberal-demokratik taleplerle sınırlı kalan, düzen içi çözüm arayışlarına açık bir muhalefet üretmektedir. Buna rağmen, devrimci özne tartışması açısından belirleyici olan, bu kesimin siyasal hareket kabiliyeti, örgütlenme potansiyeli ve rıza kırılması yaşamış olmasıdır.

İŞÇİ SINIFI FETİŞİZMİ Mİ, TARİHSEL BLOK MU?

Bu noktada sosyalist hareketin önündeki temel teorik ve siyasal tercih belirginleşir: Sosyalizm, devrimci özneyi salt “işçi sınıfı” etiketi üzerinden mi tanımlayacaktır, yoksa toplumu dönüştürebilecek tarihsel bir sınıf ittifakı mı kuracaktır?

İşçi sınıfını soyut, homojen ve kendiliğinden devrimci bir özne olarak ele alan yaklaşım, pratikte siyasetsizliğe yol açmaktadır. Çünkü böyle bir yaklaşım, fiilen devrimci olmayan bir özneyi beklemeye dayalı bir strateji üretir. Oysa sosyalizmin tarihsel pratiği, devrimci öznenin inşa edilen bir siyasal gerçeklik olduğunu gösterir.

Bu inşa süreci, farklı emekçi katmanları -sanayi işçileri, hizmet sektörü emekçileri, beyaz yakalılar, işsiz gençlik-ortak bir siyasal hedef etrafında birleştirmeyi gerektirir. Burada belirleyici olan, üretim sürecindeki teknik konumdan çok, iktidar karşısındaki siyasal pozisyondur.

Kemalist sosyalizm yaklaşımı, devrimci özneyi tam da bu noktada ele alır. Ne alt sınıfları romantize eder ne de kentli orta sınıfları otomatik olarak ilerici ilan eder. Asıl mesele, rıza ilişkilerinin çözüldüğü, siyasal bilinç ve örgütlenme kapasitesinin ortaya çıktığı kesimlerle, nesnel olarak sömürülen ama siyasal olarak hareketsiz bırakılan kesimler arasında kurucu bir bağ kurmaktır.

SONUÇ: KEMALİST SOSYALİZMİN SAĞLADIĞI İMKÂNLAR

Bugün Türkiye’de devrimci özne sorunu, ne salt işçi sınıfı fetişizmiyle ne de kendiliğinden muhalefet beklentisiyle çözülebilir. Toplumsal muhalefetin fiili taşıyıcıları ile nesnel olarak sömürülen geniş emekçi kesimler arasındaki kopukluk, ancak bilinçli bir siyasal hatla aşılabilir. Kemalist sosyalizm düşüncesinin asıl avantajı, tam da bu kopukluğu aşabilecek tarihsel ve siyasal bir zemin sunmasında yatmaktadır.

Kemalist sosyalizm, bir yandan sınıf mücadelesini merkeze alırken, diğer yandan bu mücadelenin Türkiye’de hangi devlet geleneği, hangi toplumsal hafıza ve hangi siyasal dil üzerinden yürütülebileceğini dikkate alır. Bu yaklaşım, sosyalizmi dar bir sınıf tanımına hapsetmeden; sanayi işçileri, güvencesiz emekçiler ve kentli beyaz yakalılar arasında ortak bir iktidar perspektifi kurma imkânı sağlar. Böylece devrimci özne, keşfedilmeyi bekleyen bir kategori olmaktan çıkar; tarihsel olarak inşa edilebilir bir siyasal güç haline gelir.

Aynı zamanda Kemalist sosyalizm, devleti ne mutlak bir düşman ne de nötr bir araç olarak görür. Devleti, tarihsel olarak kurulmuş bir iktidar alanı olarak ele alır; nasıl ele geçirileceğini, hangi aygıtlarının dönüştürüleceğini ve hangi sınıfsal içerikle yeniden kurulacağını açıkça tartışır. Bu, sosyalist siyaseti soyut muhalefet düzeyinden çıkararak gerçek bir iktidar alternatifi haline getiren temel avantajdır.

Son olarak Kemalist sosyalizm, Türkiye’de geniş toplumsal kesimlerde hâlâ karşılığı olan laiklik, kamuculuk ve bağımsızlık başlıklarını, liberal-demokratik sınırların dışına taşıyarak sınıfsal bir içerikle yeniden kurma olanağı sunar. Bu sayede sosyalizm ne geçmişin nostaljik bir tekrarı ne de dar bir ideolojik cemaatin söylemi olur; aksine, Türkiye’nin tarihsel deneyimiyle temas eden, bugünün krizlerine yanıt üretebilen kurucu bir siyasal seçenek haline gelir.

Bu nedenle Kemalist sosyalizm, yalnızca bir teorik tartışma değil; Türkiye’de devrimci siyasetin yeniden kurulabilmesi için önemli bir avantajlar toplamıdır. Devrimci öznenin inşası, iktidar hedefinin berraklaştırılması ve toplumsal çoğunlukla bağ kurulması açısından sunduğu imkânlar, bu düşünceyi güncel ve gerekli kılmaktadır.

Olgun Özden

Exit mobile version