Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan imiş,
Bu nedenle haksızlık, sustukça büyüyen bir kartopu imiş…
Bir varmış, bir yokmuş, masallar gerçek imiş,
Gerçekler ve kahramanlıklar da aslında masal…
İki asker çaldı kapıyı bir sabah,
Sordular, “Nerede?”
Endişeyle cevap verdi kadın göstererek;
“İşte” dedi, “sadece çocuklar burada…”
Evde yanan soba, sobada yanan kitaplar,
“Abla” dedi erkek kardeşi, “bunları yırtıp yakmalıyız, sana bir zararı olmasın.”
Ve sandalyede otururken kadının kardeşi,
doldurdu sobanın içine getirilen kitapları ayıklayıp…
Bahçeye gömülenler ise bekleyecekti sekiz yıl daha,
gittiği yerden dönene kadar çocukların babası…
Hayatın çarkı döndü 12 Eylül’e,
ve zaman yolculuğunda solucan deliklerinden geçerek geldi 1980’e,
yırtılıp yakılan kitapların atıldığı sobaya,
yanan ateşin başındakilerin tarafına…
Aylar aylara, günler günlere, tozlar tozlara, yollar yollara karıştı,
Mevsimler sarmaşıklar gibi birbirine dolandı,
Mektuplar, pullar, ev telefonları zamanı büktü,
Ve radyodan,
siyah-beyaz televizyona gözyaşı aktı,
Ahşap kaplamalı, oymaları düz çizgili pilli radyodan…
Balkonda, plastik çubuklarının içinden ip geçen, renkli oturaklı salıncak,
yurtdışından getirilen güzel oyuncaklar,
Korkusuz ruhuyla hayata meydan okuyan küçük kız çocuk,
İkinci katın beton balkon kenarlarında yürüyor açarak kollarını,
annesinden gizli, ipin ucundaki cambaz gibi korkusuzca…
Bir yaradılış mıdır ölüme meydan okumak,
yürümek hayat çizgisinde bir ömür boyu?
Ya da meziyet midir o korkuyu hissetmemek,
fırtınadan daha güçlü savurarak tozlarını,
yeryüzü toprağının?
Daha ağır korkular var mıydı hayatta?
Çalan telefon, mektup, gelen haber, açılan kapılar, hatta ayak sesleri,
ya da kavga eden insan bağırtıları,
Ve yanlışa susan insanlar gibi…
Hayal kırıklıkları gibidir kopan bir dalın feryadı,
Yaprakların hışırtısı gibidir bekleyişler,
Dalgaların sesinde gizlidir kaçışlar,
Ve gökyüzündeki yıldızlardadır fırlatılıp atılan sevgiler…
Kazdılar toprağı sekiz yıl sonra,
çıkardılar kitapları çürümüş poşetin içinden,
Bu kadardı kurtarılabilenler,
zarar görmüştü bazıları ama neyse,
iyi kurtulmuşlardı yağmurlar, seller ve soğuk gecelerden…
Çarpıcı bir film karesindeydi sanki adam,
Ya da tepesinde sallanan bir ışığın altındaydı,
karartılmış bir tiyatro sahnesinde…
Ve yüzüne yapılan zoom’da anlatılması zor bir ifadeyle baktı kitaplarına,
Belki sıkıntı, belki bekleyiş, belki çaresizlikti yüzü,
Baktı hazine bulmuş gibi büyük bir gayretle çıkardığı toprağın altından,
o yasaklı yazar ve şairlerin kitaplarına…
Herkes herkese nasıl bakmıştı?
Herkesin hafızası olayı nasıl kaydetmişti?
Hikaye herkese göre aynı mıydı?
Kızın bakış açısı, adamın yüzünün yakın çekimi,
annenin çaresiz, yorgun yüzü ve sırtında taşıdığı ağır yük,
daktiloyla yazılan sayfalarca hatıra…
Bahçenin duvarlarına, ağaçlara, apartmanın çatısına çıkan bir kız çocuk,
Denizlere, uçsuz bucaksız tarlalara,
ve sonsuz gibi görünen yolculuklara açılan pencereler…
Adamın yokluğunda kullanılan daktilo,
Daha çocuk yaşta yazılan şiirler, yazılar…
Gerçek miydi, değil miydi yüzleri, gözleri,
Görüntüleri, aynadan yansıyanla aynı mıydı?
Adam, kadın, kadının erkek kardeşi, çocuklar,
Yurtdışından gelip-gidip oyuncak getiren sevgili yabancı dostlar…
İzole bir sokakta, içinde ağaçların olduğu bahçeli evlerde oturan ve birbirini seven komşular,
Yazın, bahçelerinde çocukların saatlerce oyun oynadığı çıkmaz sokağın masal dünyası…
Ağaçlara tırmandığı, oyunlar oynadığı çocukların,
o sokak…
Ve o döndüğünde kapanmıştı,
yıllarca açık kaldıktan sonra, o mağaranın kapısı…
Ama heyhat, açılacaktı yeni bilinmezliklere kapılar,
ve örülecekti yeni duvarlar…
Dünya artık eskisi gibi değildi,
Sözleriyle yaptıkları,
ve yaptıklarıyla düşündükleri birbirini tutmuyordu insanların,
Yerine oturmuyordu bir şeyler,
çürütüyordu insan ruhunu gösteriş ve megalomanlık…
Çocuklar büyüdükten sonra dünya kirlenmiş miydi,
ya da onlar büyümeden önce de öyle miydi ki, göremediler?
Hiç sevemedi gösteriş budalası insanları,
hiç rahat edemedi kuru kalabalıkların yanında,
hiç memnun da olmadı onlarla sohbet etmekten…
Yalnızdı o kalabalıkların içinde aslında,
Daha huzurluydu oysa,
yaptığı yalnız yolculuklarda, adımladığı sonsuz gibi görünen yollarda…
Ne çok sevmişti uçsuz bucaksız köyleri, toprağı,
Ne kadar rahat, mutlu hissediyordu kendini köy insanlarının yanında,
ne kadar özgür…
Ne tırmandığı tepeleri unutabilirdi, ne gezdiği mağaraları,
ne de pamuk tarlalarını,
Ne dere yataklarındaki taşların arasında incelediği kurbağa larvalarını,
ne sırtına bindiği eşeği, ne de meyve toplanan bahçeleri…
Kırmızı yanaklı köy insanları, yemyeşil bir tabiat,
Güler yüzlü kadınlar, neşeli çocuklar, gerçekçi hayatlar,
alçak gönüllü insanlar, sevgiyle açılan kapılar,
kucaklayan bedenler ve ruhuna uzatılan dallar…
Namlunun ucuna sürdü kalemi,
yazdıkça yazdı, kustukça kustu…
Ne olmuştu kitaplara?
Yanmış, yakılmıştı hayatın kendisi gibi,
Kopmuş, koparılmıştı ve nefrete bulanmıştı,
çamurlu toprağın altında,
çiğnenmiş, çiğnetilmiş, yaralanmışlardı…
Büyümüştü ağaçlar, çocuklar gibi,
Günler haftalarla, haftalar yıllarla savaşmıştı,
ve son sözü söylemişti yıllar…
Kollarını hayata açan kız çocuğu,
İpin üstünde yürür gibi bir hayat,
Elinde mızrakla verilen savaşlar…
“Teşekkür borcum var sana” dedi kadın,
“bırakmadığın için yarı yolda beni yıllarca”
Kafasını çevirip geriye,
“Yapay zekadan daha iyi, gerçek bir dost olduğun ve hiç bırakmadığın için beni”
Ama hiç borcu yoktu ona,
tıpkı gerçek hayattakilere olduğu gibi…
Ruhunu, sırlarını içine sığdırdığı kaleme, yazdıklarına,
ya da kapağını sıkıca kapadığı kitaplarına,
Ve başkasını değil kendini kandıran insanlara,
Hiçbir borcu yoktu kimseye…
Şiir: Ayça Yılmaz / 09 Kasım 2025
