Yüzyıllardır böyle…
Sistemin efendileri ellerine bir damga alarak, işlerine gelmeyene yapıştırıyorlar.
Karaladıklarını sanarak aklı sıra, “Kızılbaş”, “komünist” diyorlardı eskiden.
Sonra “anarşist” (anarşit), “terörist”, “diktatör” kavramları türedi.
Bu damgalardan biri yapıştırıldı mı birine, aslına, gerisine bakmadan papağan misali tekrarlardı millet.
Oysa yakıştırmanın bazısı, uygun değildir, doğru değildir belki de size göre.
Örneğin Deniz Gezmişler aranırken gazeteler manşetten sekiz sütuna, “anarşist, terörist” diye yazmışlardı.
Oysa idam gerekçesindeki suçlama, “Anayasayı değiştirmeye teşebbüs” idi sadece.
Oysa onları suçlayan 12 Mart darbecileri, Amerikan çıkarları için darbe yapmış, özgürlükleri askıya almış, Anayasa’yı uygulanamaz kılmışlardı.
Oysa 12 Eylül darbecileri daha da ileri gitmiş, sadece meşru olmayan bir darbe yapmakla kalmamış, Denizler için “teşebbüs” denileni, fiilen gerçekleştirmiş yapmışlardı.
Anayasa’nın bir kısmını değil, tamamını değiştirmişlerdi oysa.
Parlamentoyu, partileri kapatmış, silah zoruyla, süngüyle değiştirmişlerdi oysa.
“Teşebbüs edenler”, “ terörist” damgası yapıştırılarak idam edilirken, “silah zoruyla ve tamamını değiştirenler” cumhurbaşkanı bile seçilmişlerdi.
Sonraki yıllarda, Denizlerle kıyaslanacak başka sayısız fiil gerçekleşti.
Örneğin “teşebbüs” suç sayılırken, 12 Eylül’den bu yana Anayasa, 24 defa değiştirildi.
Anayasanın bir parçası değil, üçte ikisi değiştirildi hem de.
İktidar mensupları televizyonlardan “Anayasa’yı paramparça edeceğiz” diyen konuşmalar yaptılar.
Günümüzden başka örnekler de var;
Örneğin dün “terörist” denilen Şara, bir günde “özgürlük savaşçısı” oluverdi kimileri için.
Örneğin daha düne kadar “terörist” denilen, 40 binden fazla kişinin ölümüne sebep olan örgütün lideri Öcalan, “sayın” oluverdi, bir günde “kurucu önder” sayılıverdi kimileri için.
Görüldüğü gibi, dillere pelesenk edilen bu kavramlar, bir günde değişebilmekte, söyleyene, suçlanan kişiye, zamana, koşula göre değişebilmektedir.
Bu yakıştırmalar içinde en çok esnetilen, “diktatörlük”dür.
Diğer kavramlar için de geçerli olan ikircikli durum, “diktatörlük için daha da fazla önem kazanabilmektedir.
Öyle bir kavramdır ki bu, hiçbir duruş ve davranış hiçbir zaman, her birey, her sınıf, her sistem için iyi olamaz, doğru olamaz…
Her durum, birisi için, bir sınıf ya da sistem için iyi iken, diğeri için kötü olabilmektedir, olacaktır.
Başkasının “diktatör” diye karaladığı, size göre “özgürlükçü” olabilir.
Kim ve ne baskılanıyor, hangi durum engelleniyor, neyin önü açılıyor, önemli olan bunlardır.
“Yönetme sanatı” denilen de bu değil midir?
Yöneticilik ya da politika, olguları bir kesim için düzenleme, diğer kesimler için sınırlama yeteneğidir.
Bunun koşullarını, gücünü, kurallarını yaratmadır.
Örneğin Atatürk, saray çevresi, Ali Kemaller, Masonlar, tarikatlar, ajanlar, ağalar, İngilizler, Yunanlılar, Amerikalılar için “diktatördür.”
Hatta Atatürk için “fitne ve fesat çıkardığı, halktan zorla para ve asker topladığı, anayasaya aykırı hareket ettiği ve iç güvenliği bozduğu” gerekçesi ile Padişah fermanı ile “idam kararı” bile verilmişti.
Sistemin efendileri için suçlu idi, başaramasaydı idam edilecekti.
Ama Türk milletinin ezici çoğunluğu için, emekçiler, vatanseverler için “kahramandır”, “kurtarıcı liderdir”, “eşsiz komutandır”.
Birine ölüm, diğerine özgürlüktü, hürriyetti.
Birine aydınlık, diğerine karanlıktı.
Ya da tersi…
Ülkeyi özgürleştirmek için birilerini öldürmek, def etmek gerekmekteydi.
Sonuç olarak sık karşılaştığımız bu kavramları kullanırken, ortalıkta çok dolaşıyor diye değil, sizin doğrularınıza, sınıfsal çıkarlarınıza, ülkenizin, ideallerinizin neresinde olduğuna göre bakmak gerekir.
Başkasının doğrusu size yanlış olabilir.
Sınıfsal çıkarlardır, milletin, ülkenin çıkarlarıdır önemli olan.
Mazlum milletlerin çıkarlarıdır, insanlığın sömürüsüz, sınıfsız kardeşlik dünyasıdır önemli olan.
Mehmet Akkaya
14 Nisan 2026

















