Kuruyan ırmak sahiplerini besleyemez

tülay-hergünlü

Emevî Halifesi I. Velid ölünce yerine kardeşi Ömer Bin Abdülaziz, “II. Ömer” unvanıyla halife olur. Tıpkı I. Ömer gibi o da adaleti ve dindarlığıyla tanınmıştır. Sünniler kendisine “Halifetü’s Salih” lakabını vermişlerdir. Yani, iyi ahlâklı halife…

1. Ömer gerçekten de acıma duygularıyla dolu, derin bir adalet düşüncesine sahip, yaşamı çok sade- sorumluluk sahibi bir insandı. Onu tanımlamak için şöyle bir olay anlatılır: Bir gün eşi Fatime çok üzgün gördüğü Ömer Bin Abdülaziz’e bunun nedenini sorar. Ömer şöyle cevap verir: “Ey Fatime, Müslümanlar ile Gayrimüslimlerin yönetiminin başında bulunduğum için açlıktan ölen fakirleri, umutsuzluk içinde çırpınan hastaları, felaketin pençesinde inleyen çıplak insanları, zulüm görenleri; hapse girenleri, saygıya layık ihtiyarları, çok çocuklu esirleri düşünüyorum da kıyamet gününde Cenabı Hakk’ın onlar hakkında benden hesap isteyeceğini düşünerek korkuyorum ve ağlıyorum. Sana soyundan, kardeşinden kalmış olan mücevherlerin hepsini beytülmala (devlet hazinesi) terk etmeni rica etsem, kabul eder misin?” Bu teklif karşısında eşi Fatime hiç duraklamadan bütün mücevherlerini beytülmala teslim eder.

Ömer bin Abdülaziz, her valiye adaletle iş görmeleri konusunda mektuplar yazdı. Adaletsizliğiyle tanınan valileri, memurları işten uzaklaştırdı. Hilafet makamına mahsus bütün atları hazineye geri verdi, kendi atıyla gezdi.

1. Ömer beytülmaldan sadece nafaka alıyordu. Mütevazı hayatı öteki eşraf ve emirler tarafından örnek alınıyordu. Ancak Emevî soyu çok lükse ve israfa alışkındı. Bir gün toplanıp Fatime’ye gidip durumdan şikâyette bulundular. Fatime de eşine gidip durumu anlattı. II. Ömer’in verdiği cevap bugün bile ibret alınması gereken bir cevaptır. Şöyle der:

“Hazreti Muhammed bize yüce bir ırmak bıraktı. Ebubekir ve Ömer gerektiği gibi hareket ettiler, sonra Yezid, Mervan, Abdülmelik ve onun oğulları Velid ve Süleyman bu ırmaktan ‘yararlandılar’. Sıra bana geldi. Hâlbuki ırmak kurumuştu. Eğer bu ırmak eski haline getirilmezse sahiplerini beslemez.”

***

1854’e gelindiğinde hazine boşalmıştır, Osmanlı hanedanı ise şaşaalı günlerine dönme arzusuyla kıvranmaktadır. Bizzat İngilizlerin telkinleriyle Galata’daki Yahudi bankerler keşfedilir. Böylece ilk borçlanma başlar. Borç para almanın cazibesine kendini kaptıran Osmanlı, ödünç paralarla Kırım seferi düzenler ancak sonuç Kırım’ın elden çıkması ve büyük toprak kaybı olur. Diğer taraftan Avrupa saraylarına özenen padişah, yine borç paralarla Dolmabahçe Sarayı’nı inşa ettirir. 1881 yılına gelindiğinde Osmanlı artık borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. Sonunda moratoryum (borç erteleme ya da iflas) ilan etmek zorunda kalır ve uluslararası iflas masasına oturtulur. İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından oluşturulan “Düyun-u Umumiye” ile Osmanlı Maliyesi’ ne el konulur. Böylece Padişah II. Abdülhamit, Muharrem Kararnamesi’ne kuzu kuzu imza atar. Muharrem Kararnamesi, Osmanlı Devleti’nin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamit döneminde, 15 Ekim 1881 tarihinde açıklanan malî kararlardır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya kaldığı sorunlar arasında en önemlisi dış borç yükü ve kapitülasyonlardı. İktisadi politikaların uygulanmasında en büyük engel bu borçlardı. Düyun-u Umumiye borçları Lozan’da en uzun görüşülen malî hükümlerin arasında yer almıştır. Lozan Heyeti, Osmanlı toprakları üzerinde 16 bağımsız ülkenin kurulduğunu, alınmış olan borçların bir kısmının yeni kurulan ülkelere harcandığını ve dolayısıyla borçların buna göre tahsis edilmesi gerektiğini belirtip bu yönde talepte bulunmuştur. Ancak bu talep kabul edilmemiştir.  13 Haziran 1928’de Paris’te imzalanan bir antlaşmayla, borçlar taleple doğru orantılı olmayan bir şekilde bölüştürülmüş, en büyük borç yükü de Türkiye Cumhuriyeti’ne verilmiştir.  Karşı tarafın, altın veya Sterlin olarak ödeme istemesine karşılık Türkiye, Türk parası ve Fransız Frangı olarak ödemeyi önermiş, aradaki fark çok büyük tutarlara ulaşıyor olsa da, bu konuda teklifimiz kabul edilmiş ve borçlar 1929-1954 arasında ödenmiştir.

Osmanlı devleti I. Dünya Savaşı sonunda hem malî hem de siyasî bağımsızlığını kaybetmiştir. Yani ırmaklar kurumuştur. Daha sonra gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı ile Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve bağımsızlığını ilan etmiştir.

Cumhuriyet’le birlikte yenidünya ekonomisiyle bütünleşme sürecinde Atatürk, ekonominin düzeltilmesi konusuna öncelik vermiştir. Bu amaçla 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’ni toplayarak; ülke için kalkınma dönemini başlatmıştır. Atatürk, “Mali siyasetimiz halkı tazyik etmeden ve ona zarar vermekten kaçınmakla beraber, mümkün olduğu kadar dışarıya muhtaç olmadan yeterince gelir sağlamak esasına dayanmaktadır” diyerek; mali bağımsızlığın gerekliliğini vurgulamış ve uygulayacağı mali politikanın çerçevesini çizmiştir. Mali bağımsızlığın en önemli şartı olarak da devlet hazinesinin güçlü ve güvenilir olmasını gerekli görmüştür.

Atatürk’ün maliye politikasında devlet bütçesinin açık vermemesi gerekmektedir. Bu nedenle bütçeler yılbaşlarında, denk olarak hazırlanmalı, kesin hesaplar da denk olarak kapatılmalıdır. Yıl içinde ek ödeneklerle bütçe denkliğinin bozulmasına izin verilmemelidir. Denklikten anlaşılan devletin normal gelirleri ile normal harcamaları arasında denkliğin sağlanmasıdır. İç ve dış borçlanmadan sağlanan devlet gelirleri ile bütçe denkliğinin sağlanması kabul edilmemektedir. Bunun anlamı üreterek büyümektir. Borçlanma politikasıyla, üretmeden tüketerek büyümeye çalışma sistemine Atatürk’ün malî politikasında yer yoktur.

Kararlı uygulamalar sonucunda 1923-1929 döneminde Atatürk’ün maliye politikasında izlediği; iç ve dış itibarı yüksek hazine ile denk bütçe hedefi büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir.

1929’da yaşanan büyük kriz, Lozan Antlaşması’nın gümrük tarifeleri için koyduğu beş yıllık sınırlamanın 1928’de bitiyor olması ve yine Lozan’a göre Osmanlı’dan devralınan üçte ikilik borcun 1929’da başlıyor olması Cumhuriyet dönemi Türk ekonomisi için bir dönüm noktası olmuş, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de devletçi, müdahaleci ve korumacı politikalara yani, liberal ekonomi anlayışından karma ekonomik anlayışa (devletçilik politikası) bir geçiş olmuştur.

Devletçi bir sanayileşme modeli benimseyen Türkiye Cumhuriyeti, bu modelin hayata geçirilmesinde önemli rol oynayan ve dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden kabul edilen sanayi planları doğrultusunda planlı bir sanayileşme sürecine girmiştir. Atatürk; Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nı, 1933-1938 için, İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da amacı, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışarıdan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamak olmuştur. Bu bakımdan uygulamaya konulan ilk Kalkınma Planı, temel tüketim maddelerinin yurt içinde üretilmesini öngören bir ithal ikamesi aygıtı niteliğini taşımıştır. İkinci Sanayi Planı’nın temel felsefesi ise, önemli yatırımlar yapmak yanında, hammaddesi Türkiye’de bol olan fakat sermaye yetersizliği nedeniyle üretime dâhil edilmesi güç olan hammaddeleri, yurt dışına ihraç etmek ve döviz girdisini arttırmak olmuştur.

Atatürk döneminin bütçe verileri incelendiğinde 1930-1938 döneminde de, uygulanan politikalar sonucunda 1930’da kesin hesap gelirlerinin giderlerden daha fazla olduğu, 1933’te gelirlerin neredeyse bütün giderleri karşıladığı bir bütçe görülmektedir. 1933-1936 arasında bütçenin açık verdiği ancak bunun ciddi bir mali krize yol açmayacak kadar önemsiz olduğu, 1936’dan sonra bütçenin fazla verecek şekilde uygulanmasından anlaşılmaktadır. İlave olarak Mustafa Kemal Atatürk döneminde vergi adaletini sağlamak için modern vergi uygulamalarına gidilmiştir. Böylece dolaysız vergilerin toplam vergiler içindeki payı artmıştır. Kısaca 15 yıl boyunca Atatürk’ün maliye politikaları doğrultusunda, devlet gelirleri halkın gelir artışına uygun olarak dengeli bir şekilde arttırılmış ve en önemlisi bütçe açıklarından kaçınılmıştır. Böylece içeride ve dışarıda itibarı yüksek bir hazine sağlanmıştır.

Sözün özü, Atatürk öldüğü zaman “ırmak kurumamış”, aksine gürül gürül akan bir nehir bırakılmıştır…

1933-1950 yılları aralığında Türkiye ekonomisinde devlet eliyle kalkınma modeli oluşturulmuştur. İkinci Dünya Savaşı olmasına rağmen büyük bir kalkınma hamlesi başarılı olmuştur. Uygulanan politikalara bağlı olarak açılan fabrikaların kalkınma sürecinde etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, 1950 ve sonrasında gelen iktidarlar hem ekonomik bağımsızlığımızı hem de itibarımızı zedeleyecek politikalar uygulayarak Türkiye’yi sık sık ekonomik iflas batağına sürüklemişlerdir.  Eller, sıklıkla beytülmala uzanmış, “at izi it izine karışmış” ve ırmaklar kurutulmuştur. Vergide adalet sistemi büsbütün terk edilerek zengin-fakir ayırt etmeden aynı vergiler salınmış, bordro mahkûmlarına uygulanan gelir vergisi oranları, büyük sermayenin vergi oranlarının bir hayli üzerinde tutulmuştur. Dolaylı vergilerin vergi sistemi içindeki payı anormal bir yüksekliğe ulaşmıştır. Kimliği açıklanmayan kişi ya da kuruluşlar 1950’den günümüze kadar gece yarıları dönen piyasa dolaplarıyla bir gecede zengin edilmiş, “çarpılan ise vatandaş” olmuştur. Türk halkı yıllardır yabancı paraya, yüksek faize ve enflasyona ezdirilmektedir.

Son söz: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönetimine, Ömer bin Abdülaziz ve Mustafa Kemal Atatürk gibi geniş görüşlü, derin adalet duygusuna sahip, iki cihanda da adalete hesap verebilecek, herkesi sevgiyle kucaklayacak, halkın arasına kin ve nefret tohumları ekip birbirine düşman etmeyecek, kendileri zenginleşirken halkını fakirleştirmeyecek, mütevazı bir yaşamı benimsemiş değerler getirilmezse  “ırmak” eski haline gelmeyecek ve sahiplerini yani halkı beslemeyecektir.

 

Exit mobile version