İnsanlık ne çektiyse kula kul olmaktan çekti. Peki insan, nasıl oldu da kendini bu duruma düşürebildi? Aslında insanın istekleri, edinimleri ve gereksinimleri tarih boyunca çoğu zaman bencilceydi. En temel gereksinimler; barınmak, karnını doyurmak, uyumak, güvende olmak ve hayatta kalmaktı. Dünya döndükçe, insanlık tarihi ilerledikçe yaşam koşulları değişti. Bu değişim insanın konfor alanını genişletti. Konfor genişledikçe tercihler değişti; tercihler değiştikçe insanın huyu, suyu, karakteri ve değer yargıları aşındı. Maddi istekler, manevi değerlerin önüne geçti.
Artık yaşamak sadece nefes almak değildi. Kazanma arzusu, harcama dürtüsü ve harcadıkça daha fazlasını isteme hırsı insanın hayatını kuşattı. Madalyonun diğer yüzünde ise yokluk, yoksulluk ve hayattan dışlanmışlık vardı. Oysa dünyada tüm canlılığa yetecek kadar kaynak mevcuttu. Buna rağmen dünyanın bir bölümü zenginlik içinde yaşarken, diğer bölümü fakirliğe ve mazlumluğa mahkûm edildi. Bu bir tesadüf değildi.
Çünkü fakiriyle zenginiyle, muktediriyle sefiliyle, inananıyla inanmayanıyla insanlık büyük ölçüde paranın gücüne teslim oldu. Para, her kapıyı açan bir anahtara dönüştü. Zenginliğe şükretmek, fakirliğe sabır tavsiye etmek kolaydı; fakat karnı tok olanın açın hâlinden anlaması zordu. Asıl anlamsız olan, zenginin fakire şükür telkin etmesi, fakirin de zengine minnet duymaya zorlanmasıydı. Roller değişseydi, kim kime minnet ederdi?
İşte bunun adı kapitalizmdir. Vahşi kapitalizm, modern çağın vicdansız ve insanı metalaştıran düzenidir. Kapital para demektir; ihtiyacı olan için bir zorunluluk, sahip olan için bir tahakküm aracıdır. Ne zaman ki para hayatın merkezine yerleşti, insanlık maneviyatını geri plana itti. Maneviyatsızlık, insanı insan yapan değerleri erozyona uğrattı.
Kıtalar keşfedildi, üretim arttı, dünya değişti. Kölelik biçim değiştirdi ama sona ermedi. Zincirler kırıldı; yerini görünmez bağlar aldı. Modern dünyada insan, kapitalin kölesi hâline getirildi. Vadedilen yeni dünya düzeni, gerçekte modern kölelikten başka bir şey değildi. Kapitalizmin dini kapitaldi ve insanlık büyük ölçüde bu dinin kulu hâline getirildi.
Bugün dünyada güç çatışmaları, savaşlar ve zulüm varsa; insanlık kan ağlıyorsa bunun temel sebeplerinden biri, insanın kapitale kulluk etmesidir. Bu düzende insan, manevi bir değer olmaktan çıkarılmış, maddi bir nesneye indirgenmiştir. Vahşi doğada av ve avcı vardır; güçlü olan kazanır. Vahşi kapitalizmde ise güç paradır. Fark şudur: Doğada güçlü olan güçsüzü yer, kapitalizmde kapitali olan olmayanı ezer.
Bir tarafta aşırı zenginleşme varsa, diğer tarafta aşırı fakirleşme kaçınılmazdır. Aşırı zenginliğin sebebi yalnızca çok çalışmak değildir. İnsan ömrü, bedenen çalışarak sınırsız zenginlik biriktirecek kadar uzun değildir. Eğer öyle olsaydı, her girişimci zengin olurdu. Dengeyi bozan; fırsatçılık, eşitsiz rekabet ve sermayenin doymak bilmeyen büyüme iştahıdır. Çünkü pastadan pay alan her sermaye, zamanla aldığı paydan daha fazlasını ister.
Vahşi kapitalizmde büyüme mutlak değildir; birinin büyümesi diğerinin küçülmesi pahasına gerçekleşir. Rekabet kavramı kulağa hoş gelse de çoğu zaman hak ve hukuk tanımayanların lehine işler. Hak ve hukuku gözeten işletmeler, hukuku hiçe sayanlara göre daha savunmasızdır. Bu nedenle hızlı büyüyen sermaye ile adil biçimde büyüyen sermaye aynı değildir. Zenginleşme başlı başına sorun değildir; sorun, zenginleşirken izlenen yolun meşruiyetidir.
Sermaye işin başlangıç noktasıdır; onu büyüten emek gücüdür. Buna rağmen kapitalist düzende sermaye, emeği sömürerek zenginleşir. Eğer gerçek anlamda hak, hukuk ve eşitlik ilkeleri geçerli olsaydı, çalışanlara belli bir süre sonra sermayeye ortak olma imkânı tanınırdı. Ancak bu mümkün değildir. Çünkü söz ve pay sahibi olan bir emek gücü sömürülemez.
Emek gücü, çalıştığı işyerinde hissedar olma imkânı elde edemedikçe sermayenin dişlileri arasında sıkışmaya mahkûmdur. Sabit gelirle sabitlenen emek, çoğu zaman asgari ücrete endekslenir. Sermaye ise daha fazla kapital elde etmek için vahşi kapitalizmin acımasız kurallarını işletir. Sonuç değişmez: Sermaye zenginleşir, emek fakirleşir.
Adaletsizlik, kapitalin kazanılmasındaki eşitsizliktir. Bu nedenle kapitalizmin dini kapitaldir.
Bu düzen içinde iktidarlar çoğu zaman sermayenin yanında konumlanır. Çünkü halk gerçek anlamda zenginleşirse ve eğitimli hâle gelirse sorgular. Sorgulayan toplum itaat etmez. Cehalet suskunluğu, yoksulluk itaati besler. Kapitalizm bu düzenin düzenbazıdır; mevcut iktidarlar ise çoğu zaman onun sürdürücüsüdür.
Çıkış yolu; emeğin yalnızca çalışan değil, söz ve karar sahibi olduğu bir düzenin inşasından geçer. İnsan onurunu merkeze alan, emeği değerleştiren ve sermayeyi denetim altına alan bir toplumsal düzen kurulmadan, kapitalizmin yarattığı adaletsizlik sona ermeyecektir.
SAKINCALI PİYADE
Hüseyin Ağaoğlu
