Devlet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözüyle başlayalım:
“Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.”
I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında (örnek: Ali Galip olayı) ve özellikle Cumhuriyet döneminde Atatürk’e suikast girişimleri olduğu bilinmektedir.
Genç Cumhuriyet’te suların durulmadığı, İngiliz’in bozguncu rolüne devam ettiği ve 1938’e kadar sürecek olan iç isyanların o günkü adının Şeyh Sait ve Nasturî olduğu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dini kullanarak Cumhuriyet karşıtlarına cesaret veren siyasetini devam ettirdiği bir zamanda Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast düzenlenmiştir. (14 Haziran 1926)
Bu menfur olay üzerine Atatürk şöyle demiştir Nutuk’ta:
“Sonunda elbette, Cumhuriyet başarı kazandı. Ayaklananlar yok edildi. Ama Cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun evrelerinin son bulduğunu kabul etmediler. Alçakça, son bir girişim yaptılar. Bu girişim İzmir suikastıdır. Cumhuriyet mahkemelerinin ezici pençesi, bu defa da Cumhuriyeti suikastçıların elinden kurtarmakta başarılı oldu.”
Mustafa Kemal Paşa’nın daveti üzerine Ankara’ya giderek ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası’nı kuran Feridun Kandemir’e göre, İzmir suikastı dışında Atatürk’e on bir suikast planı daha yapılmıştır. (Feridun Kandemir, Atatürk’e İzmir Suikastından Ayrı 11 Suikast) Bazı kaynaklara göre bu sayı 40’ın üzerindedir. (Ali Kuzu, Atatürk’e Yapılan 41 Suikast) Bütün bu suikast planlarını belli ki evren elinin tersiyle itmiş ve 29 Ekim 2023’te 100. yaş gününü kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğmuştur.
Ağır bedeller ödenerek Anadolu’nun bağrında doğan bu laik cumhuriyeti korumak için, iç ve dış her türlü olumsuz akıma karşı kalemiyle, vazife aşkıyla, bilimle direnenlerin, kahpeliğin hedefinde olduğu günleri de anımsayalım.
Bu direnenlerden biri, araştırmacı gazetecilik açısından büyük başarı kabul edilen “Rabıta… 12 Eylül… Kürt-İslam Ayaklanması” adlı kitapları ile ses getiren Uğur Mumcu’dur. Mumcu, 7 Ocak 1993 tarihinde “Mossad ve Barzani” isimli bir yazı yazar. Bu yazısında Barzani, CIA ve Mossad arasındaki bağlantılara değinir ve yazısını şöyle bitirir: “Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?.. Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?” 8 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Ültimatom” başlıklı yazısında ise yakında yayınlayacağı kitabında istihbarat örgütleri ile Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını yazar. Mumcu, 24 Ocak 1993’te Ankara’da Karlı Sokak’taki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirir. Hayatını kaybetmeden önce polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırmaktadır.
Kahpece şehit edilen diğer bir isim Ali Gaffar Okkan’dır. Okkan; Kars Emniyet Müdürü iken, Diyarbakır gibi yıllarca PKK ve Hizbullah terörünün ve aşırı göçün ağır sonuçlarını yaşayan bir il’e emniyet müdürü olarak atanır. Hizbullah cemaati lideri Hüseyin Velioğlu’nun İstanbul Beykoz’daki villasına yapılan baskında ve Hizbullah’ın çökertilmesinde çok önemli rol oynar. Kadın polisler Diyarbakır’da ilk kez onun emriyle sokağa çıkar ve trafiği yönetirler. Gaffar Okkan aldığı iki küçük otomobili mavi-beyaza boyatır. Görevlendirilen kadın polisler; bir otomobille kaybolan çocukları toplayıp ailelerine teslim eder, diğeri ile de yürümekte zorlanan yaşlılara yardım ederler. Gaffar Okkan, 24 Ocak 2001 günü akşam saatlerinde, makamından Valilik Binası’na makam aracıyla seyir halinde iken, Sezai Karakoç Bulvarı üzerinde Et Balık Kurumu ile Eflatun Park arasında, kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateş sonucu olay yerinde şehit edilir. Bu hain cinayet hâlâ çözülememiş olmakla birlikte, Hizbullah tarafından işlendiği iddia edilmektedir. Gaffar Okkan’ın hayatını ve bu suikastı konu alan “3310 Öldürüldü” isimli kitap Emrah Gürkan tarafından kaleme alınmıştır.
Yılı farklı da olsa Ocak ayı günlerinde yaşanan bir diğer suikast, Prof. Dr. Muammer Aksoy’un Ankara’da, evinin önünde kahpece kurşunlanması olayıdır. Ankara Barosu Başkanlığı yapan, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni (ADD) kuran, hukukçu ve siyasetçi Aksoy, 31 Ocak 1990’da yaşama veda eder. Öldürülmeseydi, sonraki gün için planladığı basın açıklamasında şu sözleri söyleyecektir:
“Atatürk’ün din düşmanı olduğunu söyleyenler, her alanda kendileri gibi düşünmeyenleri ve farklı inançlara sahip olanları ezmeyi, yok etmeyi din uğruna cihat sayan vicdan özgürlüğü düşmanlarıdır. Atatürkçüler, dinin değil, din bezirgânlarının düşmanıdırlar. Vicdan özgürlüğünün değil, başkalarının vicdan özgürlüğünü tanımayan, vicdan ve inancı kendilerinin tekeline almak isteyen saldırganların düşmanıdırlar. Uygarlıktan yana olanlar, gerilikten yana olanlar kadar yürekli ve özverili olmadıkça, Türkiye’nin aydın ufuklara doğru gidişi sürdürülemez, dahası orta çağ karanlığına gömülmesi önlenemez…”
Cenazesinde, hocasının fotoğrafını kortejin en önünde, kucağında taşıyan da Uğur Mumcu’dur.
Aynı yılın Ekim ayında; tarihçi, siyaset bilimci, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın akademisyeni, Aksoy’la birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşunda bulunan Doç. Dr. Bahriye Üçok da bir suikasta uğrar, evine gönderilen bombalı paketin patlaması sonucunda hayatını kaybeder. Ertesi gün Cumhuriyet gazetesini telefonla arayarak İslami Hareket Örgütü adına konuşan bir kişi Üçok’u, “tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden” cezalandırdıklarını, “İslam’a sınır koyanları öldürmeyi borç bildiklerini” belirtir. (Cumhuriyet Gazetesi, 07.11.1990) Bombalı paketi kabul eden “kargocu kız” Gülay Calap ise Devrimci Halk Partisi’nin İzmir sorumlusu olarak gözaltına alınacaktır…
Aydın kıyımlarının temel nedeni, içte ve dışta sürekli diri tutulan “Atatürk Cumhuriyeti karşıtlığı” dır ve bu karşıtlığın iki temel ögesi “dincilik ve bölücülük” tür.
Dünya, çok yönlü ve çok farklı bir döneme giriyor. Olan biteni seyredersek, yapılan planların parçası oluruz. Atatürk’ün uyarısını hatırlatalım: “Gerçekten bugünün hayat şartları içinde birey için olduğu gibi, bir millet için de gücünü ve yeteneğini, yaptıklarıyla ortaya koyup kanıtlamadıkça kendisine değer ve önem verilmesini beklemek boşunadır. Güç ve yetenekten yoksun olanlara yüz verilmez. İnsanlık, adalet, iyilik gereklerini, bütün bu niteliklerin kendilerinde bulunduğunu gösterenler isteyebilir.”
Devrim şehitleri ölümsüzdür…
Canan Murtezaoğlu
