“Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın!” (2)

0
131

Özal ve ailesi hiçbir zaman tarikat mensubu olduklarını saklamak gereği duymamışlardır. Özal’ın annesi Hafize Özal vefat ettiğinde vasiyeti gereği Süleymaniye Camii haziresinde (cami bünyesindeki mezarlık) yatmakta olan Nakşibendî tarikatı şeyhi Bursalı Mehmed Zahit Kotku’nun yanına gömülür. Turgut Özal’ın kardeşi Yusuf Bozkurt Özal da vefat ettiğinde Bakanlar Kurulu kararı ile annesinin yanına defnedilir.

Necmettin Erbakan başbakan olduğu dönemde, 1997 Ramazan’ında köşkte elli civarında tarikat ve cemaat önderine iftar yemeği vermiştir. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanının bu cüretkâr hareketi “28 Şubat” ın en önde gelen gerekçesi olmuştur.

Fetullah Gülen Cemaati (sonraki yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü-FETÖ), yine Türkiye’nin en güçlü tarikat ve cemaatleri arasında yer alan Nur cemaati ya da Nurcular adıyla bilinen yapının içinde güçlenerek ortaya çıkar. Cemaatin önderi Fetullah Gülen’in, 1970’li yıllardan itibaren İzmir Kestanepazarı’nda kurduğu cemaati, Akyazılılar ve Türkiye Öğretmen Vakfı gibi kuruluşlarla başlayan örgütlenmesi zamanla büyük bir ekonomik ve siyasî güce dönüşür. Gülen Cemaati siyasî iktidarlar tarafından öylesine desteklenmektedir ki, 1980 ihtilâli yaklaşırken Turgut Özal’ın kabinesinde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli, “Özal’ın Mirası” adlı kitabında Fethullah Gülen’i “…askerlerin söz dinlemediğini, darbe yapacaklarının kesinleştiğini, kendisinin saklanmasının iyi olacağını söyleyerek uyardıklarını itiraf etmektedir.

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, öldürülmeden iki gün önce köşe yazısında şu tespitlerde bulunmaktadır. “…Türkiye’de son yıllarda siyaset, ticaret ile tarikatlar iç içe gelişiyor. Dinsel siyaset, 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra parasal kaynağa da kavuşarak devlet içinde de köşe başlarını tuttu. Ellerinde yayın organları, yayınevleri, televizyon kanalları ve arkalarında da her gün bu gazetelere reklamlar veren Suudi kökenli İslam bankerleri var.”

12 Eylül 1980 darbesi öyle zannedildiği gibi Atatürk devrimlerini ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak için yapılmamış. Darbenin sağladığı “uygun ortam” ile tarikat ve cemaatler güçlenmiş ve buralardan yetişen siyasîler ülkenin en tepesine kadar tırmanmıştır. Görülen o ki; darbe sonrasında “Bir sağdan bir soldan astılar netekim” ancak ortaya dokunmadılar.

Gelelim birinci yazının ilk paragrafında bahsettiğimiz İsmailağa Cemaati’ne.

Nakşibendî tarikatını temsil eden oluşumlardan biri olan İsmailağa Cemaati, Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından 1980’lerin başında kurulmuş. Yani bu cemaat de 12 Eylül ortamında yeşerdi dersek yanlış söylemiş olmayız.

Nakşîliğin Halidî kolundan olan İsmailağa Cemaati, İstanbul’da üç büyük Nakşî temsilcisinden biri. Diğer ikisi; Mehmet Zahit Kotku’nun kurucu şeyhi olduğu Hakyol Grubu, diğeri ise Erenköy Grubu olarak biliniyor.

Geçtiğimiz günlerde vefat eden İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu, cenazesine kadınların katılmaması konusunda vasiyet edecek kadar kadın karşıtı. Neler demiş bakalım:

“Kadından memur olmaz. Kadınlar mektebe gitmez!”
“Kadın sokakta gezecek bir şey değildir, erkeğe gözükecek bir şey değildir.”
“Bu düzen içinde kızınızı doktor yapmak Allah’a harp açmaktır. Yazık değil mi bir kız erkekleri muayene edecek, ovuşturacak.”
“Kadınların dükkân açmasını asla helal görmüyorum.”
“Kadınlar okullardan, dairelerden çekilmelidir. Kız çocuğunun orta mektepte, lisede işi yoktur. Kadınların vazifesi; ev işleri yapmak, efendisine itaat etmek ve millete
, memlekete hayırlı evlat, asker yetiştirmek. Budur kadının vazifesi, başka yok!”

Türk siyasetinde kendilerini “kutsal davalarına” ulaştıracak yolları açacak mücahitler yetiştirenler işte bu kafalar…

Başka ne diyor hazret;

“Yeryüzündeki kum taneleri adedince hocaya ihtiyaç var! Her mahalleye bir erkek bir de kız medresesi açılsın. Erkekleri erkek, kızları da hanım hocalar okutmak kaydıyla, yediden yetmişe herkes dinini bu medreselerde öğrensin!”

Ve öğreniyor bu ülkenin çocukları İsmailağa Külliyesi’nde. Bakın neleri kapsıyor “hizmetleri”; kendi sitelerinden alıntılayalım:

10.000 kişilik sıcak yemek kapasiteli aşevi. Tekâmül Medreseleri. İhtisas Medreseleri. Dinî Meseleleri Danışma Hattı. Bu, Diyanet’in görevi değil mi? Sohbet, Seminer ve Toplantı Salonları ve Kütüphane. Hani değirmenin suyu nereden geliyor diye soracağız ama…

Cemaatin Tekâmül Medresesi’nin amacı neymiş yine kendi sitelerine müracaat edelim: “Hakikî kurtuluşun yolu olan Ehl-i Sünnet’in muhafazası ve sonraki nesillere aktarılması.” Tekâmül Medresesi tıpkı bir üniversite gibi çalışıyor. Yani bir Millî Eğitim Bakanlığı (MEB)’ na bağlanmadığı kalmış. Yoksa bağlanmış mı; öyle ya, Diyanet’in MEB ile eğitim anlaşması yaptığını düşünecek olursak…

Bakın neler yapılıyor:
Beş senelik medrese eğitimini gerek yurt içinde gerek yurt dışında muhtelif medreselerde tamamlamış olan mezunları, gerçekleştirmiş oldukları yazılı sınavların ve heyet değerlendirmesinin ardından Tekâmül Medresesi’ne kabul ediyorlar. Buradan mezun olan hocalar, yurt içi ve yurt dışı hoca ihtiyacına göre vazifelendiriliyor.

Cemaatin İhtisas Medresesi ise İslamî ilimler eğitimi vererek Akaid-Kelâm, Hadis, Fıkıh ve Tefsir alanlarında mütehassıs birer âlim yetiştiriyor. Görünen o ki Kur’an burada da göklere çekilmiş. İyi de İlahiyat Fakülteleri ne güne duruyor? Ayrıca hocaları görevlendirmek Diyanet’in görevi değil mi? Yoksa bu cemaat hem İlahiyat Fakültelerine hem de Diyanet’e alternatif bir kurum olmak için mi hazırlanıyor? Aklımızda deli sorular…

Önemli bir ayrıntı; Öğrenciler “ihtisas” eğitimlerini tamamlayıncaya kadar külliyeden ayrılamıyorlar. Her türlü ihtiyaçları karşılanıyor.

İsmailağa Külliyesi, büyümek, daha da büyümek ve çok daha fazla âlim (!) yetiştirmek için üç adet parsel anlaşması yapmış. Böylece Ehli Sünnet Âlimlerinin istirahatı sağlanacakmış. Vatana millete hayırlı olsun. Ordu’dan Sakarya’ya atanan laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin valisinin tarikat mensuplarıyla birlikte tekbirler eşliğinde makam odasına uğurlandığını düşünecek olursak, çok hayırlı (!) olacağı kesin…

Rıza Zelyut’un kitabına dönelim. “Bugün çeşitli kollar halinde Türkiye’yi kuşatan Nakşibendilik, Halidîlikten başka bir şey değildir. Giderek azmanlaşan bu hareket AKP’yi kurmuş, onu iktidara taşımış ve şimdi de bu iktidara yön vermektedir… 1945’ten sonra yeniden piyasaya sürülen bu gerici örgütü hemen hemen bütün iktidarlar el altından desteklediler. AKP’nin iktidara gelmesinden sonra Halidîlere açıktan açığa belediyeler üstünden ve hatta hazineden muazzam kaynaklar aktarıldı, bunların müritlerinin devlet kadrolarına yerleşmeleri sağlandı. Halidî gericiliğin ulaşamadığı noktalara el atmak için ise sivil toplum görüntülü parti tarikatları kuruldu, bu yapılar hızla yaygınlaştırıldı.”*

Ne demişti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “Cumhuriyet’le medreselerin kapatılması daha büyük boşluğa neden olmuştur.”**

O boşlukları cemaatler çok iyi bir şekilde dolduruyor ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler bu durumu teşvik ediyorlar, üstelik devrim yasaları hâlâ yürürlükteyken…

“Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın!”

Bitti

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Temmuz 2022

Yararlanılan kaynaklar:

*Rıza Zelyut, Tarikat Kuşatmasındaki Türkiye- Halidî Cehennemi, Kaynak Yay. Ekim 2019

**https://www.cnnturk.com/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-konusuyor85

Tülay Hergünlü, Amerikan Bezi’nden Amerikan Çuvalı’na, Klaros Yay. Mart 2022

Kaynak: “Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın!”  (2) – Hergünlü/Mali Müşavir

Bir Cevap Yazın