Emperyalist Soykırım Yalanına Karşı… Johnny Depp’in Doğruyu Söylediğine İnanıyorum…

0
178

Emperyalist batılı devletler, tersini ispatın mümkün olmaması için siyasal karar alarak “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi cezaya tabi tuttular. Çünkü konuşma hakkınız olursa, “Ermeniler, Türkleri katletti” iddiasında bulunabilir, hatta kaynaklarınızı gösterebilir ve uluslararası mahkemelerde tam tersine karar çıkabilirdi.

Gerçekler, kimin tarafından anlatıldığına göre değişebilir, hatta çarpıtılabilir. Cesurca ortaya çıkıp hakkınızı savunmazsanız, sonsuza kadar “suçlu” yaftasıyla dolaşabilirsiniz.

Sade bir birey bile adeta bir Don Kişot gibi yel değirmenlerine meydan okuyabiliyor ama koskoca Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en tartışmalı sayfasının çarpıtılarak günümüzün dünyasında, devletlerin parlamentosunda kabul edilen, emperyalist Ermeni Soykırımı yalanına karşı savaşamıyor. Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası mahkemelerde tüm gücüyle savunduğu gerçeği, elindeki belgelerle ispat etmeye çalışmalıdır. Aksi halde bu yalana kendi içimizdeki cahillerin ya da hainlerin de iştirak ettiğini görmeye devam edeceğiz. Yalanlar, tersi ispatlanana kadar masum olan birey ya da toplumun üstünü örter. Nereye gitseniz karşınıza çıkacaktır; o halde haklıysanız mücadele etmelisiniz.

Gerçekte tam tersi olduğu halde, yani Türklere bir soykırım olduğu halde bir yalan 100 yıldan fazladır, nasıl söylenir? Şayet Türkiye Devleti gerekli adımları atmazsa, söylenmeye de devam edecek…

Bir haftadır takip ediyorum… Yıllarca erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı çıktık ve bunun bireysel değil sosyal bir suç olduğunu savunduk. Ama tersi olabileceği gerçeğini pek umursamayız; oysa kanunlar ilkesel olarak ayrım yapmaz ve teorik olarak herkes şiddete uğrayabilir. Kanunlar bunun için vardır; hakkın aranması için… Johnny Depp’in eski eşi aleyhine başlattığı bir onur mücadelesinin medyaya yansıyan haberlerini okudum, mahkemedeki duruşmaları izledim. Ve bir adamın, sadece aleyhine yazılan bir makale üzerine –üstelik makalede adı bile geçmezken- tüm dünyanın gözü önünde verdiği, kendini dürüstçe anlatma çabasını gördüm. Eski karısı Amber Heard, votka şişesi fırlatarak parmağını koparmış, yüzünde sigara söndürmüştü ve Johnny Depp yerine dikilen parmağının ucunu mahkemede gösteriyor, his kaybı yaşadığını söylüyordu. Buna rağmen eski karısı, kocasından şiddet gördüğünü iddia eden bir makale yazmıştı. Ve bir adam, beş yıldır üzerine atılı bulunan kara lekeyi temizlemenin mücadelesini veriyor. Var olan hiçbir şeyi yalanlamıyor ama işlemediği bir suç olan “kadına şiddet” yaftasıyla hayatının geri kalanına devam etmiyor. Üstelik iki çocuğuna kötü bir miras, isim bırakmak istemiyor. Bir çeşit Dreyfus vakası gibi…

1915 yılı olaylarıyla ilgili her yıl önümüze gelen aşağılanma, üzerinden 100 yıldan fazla zaman geçen tarihi dönemin henüz kapanmadığını gösteriyor. Ve tarihi belgelere rağmen bu topraklarla ve bu toprağın insanlarıyla ilgili yalanlar söylenmeye devam ediliyor. Başta ABD olmak üzere Avrupa devletlerinin parlamentolarında siyasi kararlar alınıyor ve Türkiye’nin aleyhine kullanılmaya çalışılıyor. ABD’de Ermeni lobileri, Avrupa’da PKK lobileriyle bağlantılı, benzer gruplar işbirliği içinde kapı kapı dolaşıp bunun propagandasını yapıyorlar. Ve koskoca Türkiye Cumhuriyeti cesur bir mücadele başlatamıyor, sürekli suçlandığında savunma yapmak zorunda kalıyor.

PKK’nın avukatı, CHP’ye sızmış Sezgin Tanrıkulu gibi provokatörler, hiçbir zaman 20. yüzyıl başlarında gelişen olaylar sırasında Doğu Anadolu’da Ermenilerin, 1980’li yıllardan itibaren PKK’nın, ASALA’nın katlettiği Türkler’den bahsetmezler, onlar için bir üzüntü duyduklarını söylemezler. Terörü asla kınamazlar ve insan haklarından anladıkları, etnik kökenler üzerinden ayrım yaparak belli bir tarafta  yer almaktır. Yani insan hakları onlar için evrensel değil, etnik temellidir.

ASALA terör örgütü 1980-1990 arasında ABD’nin de terör listesindeydi; tıpkı PKK gibi…

ASALA’nın yaptığı eylemler:

1970’li ve 1980’li yıllarda, genelde Türk hedeflere karşı saldıran ASALA, aynı zamanda değişik nedenlerle Madrid’de Trans World Airlines ve Los Angeles’ta Air Canada ofislerini de bombaladı. 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 silahlı saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılarda Türkiye’nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralandı. ASALA’nin Türkiye içindeki ilk eylemi 1982’nin 7 Ağustos tarihinde Ankara Esenboğa Havaalanı’nda gerçekleştirdiği bombalı saldırı olmuştur. Saldırı sonucunda 9 kişi hayatını kaybetmiş, 72 kişi yaralanmıştır. ASALA’ya mal edilen saldırılar farklı kaynaklarda değişiklikler arz etmektedir. Amerikan hükûmet kaynaklarına göre 1968’den itibaren ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştür. Paris’te Türk Hava Yollarını bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmiştir. 1983 Temmuz’unda örgüt tarafından gerçekleştirilen Orly Havaalanı katliamında 8 kişi ölmüş 52 kişi yaralanmıştır.

İsviçre’de Alınan Mahkeme Kararı

İfade özgürlüğü olmayan Avrupa’da “Ermeni soykırımı yoktur” demek suç olduğundan, bu yasağı delen başta Rauf Denktaş, Doğu Perinçek olmak üzere bir grup insan çeşitli gösteriler yaptılar. İsviçre’nin mahkum ettiği Perinçek, konuyu Avrupa yargısına taşıdı ve sonuç aldı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin İsviçre mahkemeleri tarafından ihlal edildiğine oy çokluğuyla hükmetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gerekçeli kararında kendisine yapılan başvurunun Ermeni halkını hedef alan eylemlerin gerçek olup olmadığına veya hukuken soykırım olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine ilişkin olmadığını açıkladı. Ayrıca, “Ermeni soykırımı” tartışmasına girmemekle birlikte, bu terimi “kanıtlanması zor, dar kapsamlı hukuksal bir kavram” olarak nitelendirdi ve “Ermeni soykırımı iddiaları ile Yahudi soykırımının birbirleriyle karşılaştırılamayacağına” karar verdi.

Soykırım Nedir?

Soykırım uluslararası bir suçtur. 9 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından oybirliğiyle kabul edilen Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne dayanır. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yapılan bu sözleşmeyi 1951’de tanıdı. (ABD ise 1989’da onayladı; demek ki o zamana kadar yarım bıraktığı işleri tamamlamış!)

Yürürlüğe girdiği tarih olan 1950’den önceki hiçbir olay hukuki olarak zaten “soykırım” olarak tanımlanamaz. Dolayısıyla, 1950’de yürürlüğe giren BM Soykırım Sözleşmesi hükümleri, 1915’te olduğu iddia edilen olaylardan dolayı Türkiye açısından sorumluk yaratmaz.

Gerçek Nedir?

Osmanlı-Rusya savaşında verilen kayıpların ardından Ermenilerin talepleri arttı. Ayastafanos Antlaşması’nın 16. maddesine göre Osmanlı Devleti Ermeniler’in yerleşik olduğu Doğu Anadolu vilayetlerinde ıslahat yapılacak ve buralardaki Hıristiyanlar, Kürt ve Çerkesler’e karşı korunacaktı. (Sezgin Tanrıkulu’nun dikkatine!) Rusya’nın Anadolu’nun doğusu ve Mezopotamya üzerinde hakimiyet kurarak Hindistan yolunu tehdit edeceğinden endişelenen ve meydanı tek başına Rusya’ya bırakmak istemeyen İngiltere bu gelişmeyi onaylamadı ve Moskova’nın Ayastafanos Antlaşması’yla sağladığı kazanımları budamak amacıyla Berlin Kongresi’nin toplanmasını sağladı. Alman Şansölyesi Bismark’ın başkanlık ettiği ve Rusya, Osmanlı Devleti, Fransa, Avusturya-Macaristan, İngiltere ve Almanya’nın katıldığı kongre sonucunda 1878’de Berlin Antlaşması’nda, Ayastafanos Antlaşması’nın Ermenilerle ilgili 16. maddesi değiştirilerek 61. madde olarak yer aldı; buna göre Bâbıâli, Doğu Anadolu’da ıslahat yapacak, asayişi sağlayacak, ilgili devletler de önlemlerin uygulanmasını denetleyeceklerdi.

Bu gelişmelerin ardından Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve müdahaleleriyle Anadolu’da ardı arkası kesilmeyen Ermeni ayaklanmaları çıkarılarak Türkler ve diğer Müslüman ahali ile Ermenilerin birbirlerine can düşmanı kesilmesi için her şey yapılmıştır. Bu ortamda 1887’de Cenevre’de Marksist Ermeniler tarafından Hınçak Partisi, 1890’da da Tiflis’de Ermeni İhtilal Federasyonu (Taşnaksutyun) kuruldu. Ayrıca, 1878’de Van’da Kara Haç Derneği, 1881’de Erzurum’da Anavatan Müdafileri Derneği (Pashtpan Haireniats) ve 1885’te Van’da İhtilalci Ermenistan Partisi Kuruldu. Tüm bu örgütlerin ortak amacı, ihtilalci çeteler kurmak, Ermeni halkını silahlandırmak ve ayaklandırmak, hükümet yetkililerine ve Ermeni muhbirlere karşı eylem düzenlemek ve sonuçta Ermeni bağımsızlığını sağlamaktı. Bir yandan bu örgütlerin taraftarları, diğer yandan kiliseler, Ermeni cemaatini silahlandırmaya, kiliseleri ve okulları silah ve cephane deposu haline getirmeye koyuldular.

Avrupalı ülkeler de Ermenilere silah, cephane ve para yardımı yapıyordu. Böyle bir hazırlıktan sonra Ermeniler, 1881’den itibaren başlattıkları kanlı şiddet eylemlerini, suikastları, katliamları ve büyük çaplı isyanları bazı kısa duraklamalarla Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürdüler. Bu dönemde Ermeniler 40 civarında isyan çıkarmışlar ve aralarında Osmanlı Bankası baskını yapmaya ve Padişah II. Abdülhamid’in saltanat arabasını bombalamaya kadar varan sayısız terör eylemlerinde bulunmuşlardır. Osmanlılar bu isyanlar karşısında her devletin yapacağını yapmışlar ve isyanları bastırmak için asilerin üzerine kuvvet göndermişlerdir. İsyanlar, Ermeni halkının çoğunluğunun komitelerin faaliyetini benimsemesi nedeniyle kısa sürede bastırılabilmiştir. Ancak, bu olaylar Ermeni komiteleri tarafından Batı ülkelerine ve Hıristiyan kamuoylarına “Ermenilerin Türklerce katledilmesi” olarak yansıtılarak büyük bir gürültü koparılmıştır.

ABD’li ünlü tarihçi William Langer, “The Diplomacy of İmperialism” adlı eserinde, Ermenilerin büyük Avrupalı devletlerin teşviki sonucu Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak amacıyla Osmanlı yönetimine başkaldırışlarını ayrıntılı bir şekilde ele almakta ve Ermeni isyancıların hamileri konumundaki Avrupalı devletleri Osmanlı Devleti’ne müdahaleye tahrik etmek için başvurdukları insanlık dışı yöntemlere ışık tutmaktadır. Langer, eserinde, Ermeni komitacıların, yıllar boyu, sırf Ermeni köylerine karşı şiddeti ve misillemeyi tahrik etmek maksadıyla masum Müslüman köylerini basarak katliamlar yaptıklarını, sonra da galeyana gelen Müslüman ahalinin Ermeni köylere saldırısını Avrupalıların Osmanlı devletine müdahalesine yol açacak bahane olarak kullanma girişimlerini ayrıntılı biçimde anlatmaktadır.

Amerikalı tarih profesörü Justin McCarthy Ermeni isyancıların ve gerilla birliklerinin Rus ordusuna verdiği desteğin Osmanlı savunması üzerindeki yıkıcı etkilerini şöyle değerlendiriyor: “I. Dünya Savaşı başlamadan önce Ermeni gerilla çeteleri Rus İmparatorluğu’nda örgütlenmeye başlamıştı. Binlerce Osmanlı Ermenisi, Rus eğitim kamplarına eğitildiler. Türk-Rus savaşı başlayınca bunlar Türklerle savaşmak ve Rus savaş gücüne destek vermek için geri döndüler. Anadolu’daki depolarda, kullanıma hazır olarak saklanan silah ve cephaneyle donatıldılar. Bunların sayıları 100.000 kadardı. Ermeni tarih miti, barışsever Ermenilerin hiçbir tahrik olmadan Türkler tarafından saldırıya uğradıklarını anlatır. Oysa gerçek durum bunun tersidir. İlk kanı akıtan Ermenilerdir. İç savaşı başlatan Ermenilerdir. Ermeni milliyetçileri ayaklanma amacıyla örgütlenmeye başladıklarında hiçbir Ermeni sürgün edilmemiş, hiçbir Ermeni politikacı asılmamış, hiçbir Ermeni Osmanlı askerinin ellerinde ölmemiş, hatta savaş resmi olarak ilan edilmemişti bile…

Ermeniler yol kesmeye, Müslüman köyleri basarak halkı katletmeye devam ettiler. Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisinde meydana gelen ve bir kısmı savaş gücünü olumsuz etkileyen olayları önlemek için yeterli kuvvet ayıramıyordu. Başkumandan Vekili Enver Paşa, bu duruma bir çare olmak üzere 2 Mayıs 1915 tarihinde Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya şu yazıyı gönderdi: “Van gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır haldedirler. Toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvalarının dağıtılması düşüncesindeyim. III. Ordu komutanlığı’nın verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915 tarihinde kendi sınırları içindeki Müslümanları çıplak bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır.”

Tehcir uygulamasının Ermeni ulusuna karşı bir yok etme yöntemi olmadığını, bu nedenle de soykırım olarak nitelendirilemeyeceğini açıklayan tarihçilerden biri de Prof. Bernard Lewis’tir. Bernard Lewis’in Orta Doğu ve Osmanlı tarihi alanında dünyaya ün salmış bir kişi olması nedeniyle, bu konudaki açıklamaları, çoğunluğu Ermeni tezlerini benimseyen Batılı akademisyenler açısından ezber bozucu olmuştur. Lewis’in 1993’te “Le Monde” gazetesinde yayımlanan görüşlerinin Ermenistan ile diyasporayı çileden çıkartmasının nedeni, Osmanlı Devleti’nin Ermeni uyruklarına karşı bir “imha kastıyla” hareket etmemiş olduğunu, yani soykırıma başvurmadığını tarihi perspektiften çarpıcı argümanlarla saptamasıydı. Nitekim Prof. Lewis şöyle diyordu: “Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin tehcire başvurmalarının meşru nedenleri vardır… Zira Ermeniler, Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı.”

Katçaznuni’nin itirafları

Transkafkasya Ermeni Cumhuriyeti Başbakanı Havhannes Katçaznuni de, Bogos Nubar Paşa gibi, Anadolu ve Kafkasya’daki Ermeni milliyetçilerin savaşın başından itibaren Rusya’nın yanında muhasım taraf olarak yer aldığını şu ifadelerle belirtmiştir: “1914 sonbaharında daha Türkler savaşa girmeden, Ermeni ihtilalci çeteleri çok heyecanlı ve gürültücü şekilde örgütlenmeye başladılar. Bugün, bu gönüllü çetelerin savaşa katılmalarının iyi olup olmadığının değerlendirilmesi faydasızdır. Tarihi olayların kendi tartışılmaz mantığı vardır. Ermeni gönüllüleri örgütlendiler ve Türklere karşı savaştılar. Daha doğrusu, kendilerini savaşmaktan alıkoyamadılar. Bu, Ermeni halkının bir nesil boyunca bu doğrultuda şartlanmış olmasının bir sonucuydu. Bu fikriyatın eyleme dönüşmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Zihnimizde yoğun bir hayal dünyası yaratmıştık. Gerçekçiliği tamamen kaybederek hayallerimizin esiri olduk. Ermeni halkının imkanlarını, politik ve askeri gücünü fazla abarttık ve halkımızın Ruslara yaptığı hizmetleri fazla önemsedik. Çok mütevazı değer ve özelliklerimizi abarttığımız için, umut ve beklentilerimiz de abartılı oldu… “

 

 

Ayça Yılmaz

 

Yararlanılan Kaynaklar: İnternet, Ermeni Soykırımı İddiası (Şükrü Elekdağ)

Bir Cevap Yazın